|
|
|||||
![]()
| ![]() | ![]() | ![]() | |||||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||||||
![]() |
| Türkiye, 2000dekine çok benzeyen bir sıcak para girişi -iç pazara dönük büyüme- dış açık-cari açık- sermaye kaçışı sarmalını ya da döngüsünü yaşıyor. Bu döngünün son halkası henüz yaşanmadı ama yaşanabilir. 2000 yılında bu döngünün tüm halkalarının yaşanması sonucu derin bir krize girilmişti. O kriz öncesi başlatılan ancak krizle sonuçlanan IMF destekli program, bu kez Türkiyeyi yeni bir maceraya sürüklemenin eşiğinde. 2000 krizi öncesi sabit kur çıpasıni dezenflasyon programına, dolayısıyla istikrara deva gösteren IMFnin, kerameti kendinden menkul bu varsayımı kısa sürede iflas edip Türkiyeyi sürüklerken bu kez de sabit kurun yerine uygulanan dalgalı kur politikasına dayalı program iflasa sürüklenmekte, beraberinde de tüm ekonomiyi sürüklemektedir. İddia şuydu ki, büyüyen dış açıklara ve cari açığa, dalgalı kur, otomatikman fren olacak ve artan ithalat talebi karşısında kur yükselerek ithalatı caydıracak, böylece bir dengeye ulaşılacaktır. Ama gerçek hayat böyle yaşanmamaktadır. Mayıs ayında bir aya yayılan yüzde 15lik devalüasyona ya da kur ayarlamasına karşın ithalatın hız kesmediği, IMF tahminlerinin üstünde bir dış açık ve cari açık yaşandığı gözlenmektedir. Dış ticaret açıklarının ilk 6 aydaki düzeyi 16.8 milyar dolar. Oysa, IMFnin 2004 yılının bütününe ilişkin dış ticaret açığı beklentisi bu düzeyde idi. Eğer yılın ikinci yarısında aynı eğilim sürerse-ki Temmuz da ayın tempo yaşanmıştır- yıl sonunda 33 milyar doları aşan bir dış ticaret açığı söz konusu olacak. Cari işlemler açığı, yani döviz gelir gider dengesi de bundan büyük ölçüde olumsuz etkileniyor. Yine IMF, 2004ün tamamı için 9.1 milyar dolarlık cari açık öngörmüşken ve 2000 yılında 9.8 milyar dolarlık cari açıkla krize girilmişken, bu yılın ilk 5 ayında 8.8 milyar dolar cari açık şimdiden kayıtlara geçti. İlk 6 ayda IMFnin yıllık öngörüsü aşılmış olacak. Yılın bütünü açısından, frene basılmış olmasına rağmen, 16 milyar dolara giden bir cari açık söz konusu. Peki bu nasıl finanse edilecek? Mali piyasalar buna nasıl tepki verecek? Artan reel faizler yeni borç yığılmalarına yol açarken, yıllık dış borç servisleri giderek büyürken, 3 yıl sonra istikrarlı bir çıkış yolu nasıl bulunacak? Cari açık büyürken kar realizasyonuna gidip kaçan sermayenin açtığı gedikle nasıl başedilecek? IMF BORÇLARI NASIL ÖDENECEK? İşte IMF ile yeniden bir anlaşmaya, bu kırılgan dış ekonomik yapı ile oturulurken , masada bir de IMFye borçların geri ödemesi ile ilgili takvim ve bu borçlar nasıl ödenecek, sorusu var. Arjantin, Türkiye ve Brezilya, IMF kredi portföyünün tahminen üçte ikisini kullanmış durumdadır. Türkiye, IMFye önümüzdeki yıllarda 23.6 milyar dolarlık anaparayı ve borç ödeme takvimine göre değişebilecek faiz yükünü herhangi ek bir kaynak almadan ödeyecektir. Türkiyenin yeni bir stand-by anlaşmasıyla IMFden ek kaynak sağlaması mümkün görünmemektedir. Buna karşılık borç ödeme planında değişiklik yapılması mümkündür. Nitekim, Ağustos 2003te 2005teki borç yükünü hafifletip 2004 ve 2006ya dağıtan bir revizyon yapılmıştır. Şu anda 11 milyar doları aşan borç yükü içeren 2006nın rahatlatılması gündeme gelebilir. IMFden böyle bir borç takviminde değişikilik talebinde bulunmanın yanısıra, daha aktif ve yaratıcı davranılarak Türkiye, uzun bir süredir yaşadığı ve krizden krize sürüklendiği ekonomi rotasında da radikal bir değişikilik yapmalıdır. FARKLI BİR YÖNELİŞ Açık olan şey şudur: Yaşanmakta olan büyüme sürecinin iki yıldır kaynağı yine sıcak paradır. Dövizin düşük faizin yüksek tutulmasıyla sağlanan büyük fırsatı değerlendiren sıcak para, sunulan yüksek reel faizler karşılığı Türkiyeye girişini sürdürmekte, bu kaynak, giderek iç pazara yönelen büyümenin ana kaynağını oluşturmaktadır. Özellikle 2003 ve 2004te sıcak para girişi hızlanmış, düşün enflasyona rağmen yüzde 20lere yaklaşan faizlerle girişin devamı sağlanmıştır. Sıcak para, tüketici kredisi, kredi kartı harcamaları ile kışkırtılan iç talebin, iç pazara dönük büyüme sürecinin de ana kaynağı olmayı sürdürmektedir. Ancak bu büyüme sıhhatsizdir, sürdürülebilir bir büyüme değildir. Çünkü, yüksek faizlere gelen sıcak para girişi için döviz kuru da düşük tutulmakta, bu düşük kur ithalatı cezbetmekte ve tırmandırmaktadır. İhracatın ithalatı karşılama oranı hızla düşmekte, dış açık büyümektedir. Turizm ve diğer girişler de dış açığı makul boyutlara çekememekte ve cari açık öngörülerin çok üstüne çıkarak her an bir sermaye çıkışına yol açacak kadar tehlike arzetmektedir. Yükselen ithalatı vergileme ile frenlemek Gümrük Birliği ve diğer benzeri anlaşmalar nedeniyle mümkün olmamakta, dalgalı kurun kerameti ise ithalata kar etmemektedir. RADİKAL KOPUŞ İHTİYACI Bu durumda bu doludizgin süreci yavaşlatmanın ve olası bir krizi önlemenin yolu, bir dizi radikal önlemden geçmektedir. Bu tam da bir paradigma değişimidir. Sıcak paraya dayalı sanal büyüme modelini, yeni kur, faiz,yatırım politikalarından oluşan alternatif bir büyüme modeli ile değişmeyi öngören bir kopuştan sözetmekteyiz. Bunun için atılması gereken adımların ilki sıcak para girişine zemin hazırlayan 32 sayılı Kararın revize edilmesi, bu tür sermaye akımlarının denetim altına alınmasıdır. Finansal vergilendirme (Tobin vergisi), munzam karşılıklar, Merkez Bankasının başka önlemleri ile sıcak para giriş çıkışları kontrol altına alınmalı ve sıcak para girişi caydırılmaldır. Merkez Bankası, salt önceliği fiyat istikrarını sağlamak tan ibaret pasif bir kuruluş olmak yerine, döviz piyasalarında dengeyi sağlayıcı görevler de üstlenmeli, örneğin döviz kurunda belirleyeceği bir alt sınırı koruyarak TLnin aşırı değerlenmesinin önüne geçmeli, ekonominin makro dengelerini bozan spekülatif sermaye girişlerini caydırmalıdır. Bunların yanısıra, IMF ye olanlar başta olmak üzere dış borçlar, yeni bir takvime bağlanarak yeniden yapılandırılmalıdır. IMF ile yeni bir anlaşma yapılcaksa , yüzde 6.5 faiz dışı fazla hedefine itaat edilmemeli, en son Brezilyanın yaptığı yapılmalıdır. BREZİLYA DERSLERİ Ne yaptı Brezilya hatırlatalım: Türkiye ve Arjantin ile birlikte IMFye en çok borçlu ülkelerden olan Brezilya, bu yılın sonuna kadar IMF ile bir anlaşmaya hazırlanıyor ve bütçe disiplinini riske atmadan, daha fazla altyapı yatırımı yapmayı IMFye kabul ettirmiş bulunuyor. IMF, Brezilya devletinin sahip olduğu petrol şirketi Petrobrasın yapacağı yatırımları tercihli davranış uygulaması içinde bütçe hedefi hesaplamaların içine almamayı görüşüyor. Her iki taraf şimdiye kadar yapılan görüşmelerden memnun. Demek ki, olabiliyor. Bizde büyük sermaye çevrelerinin ve büyük medyanın iktisat yorumcularının nedense akıllarına böyle üretici fikirler gelmiyor, Siyasetin AB, ekonominin ise, IMF tarafından yönetilmesi gereğini, iman haline getiren ve tüm toplumu buna inandırmak isteyenlerin Brezilyadan öğrenecekleri sadece IMF ile ilgili değil. Brezilya, tarım politikalarında ABD ve ABye karşı Dünya Ticaret Örgütünde büyük bir hak arama mücadelesi veriyor ve kazanıyor. Brezilyanın yaptığını neden Türkiye yapmasın ? Örneğin, turizm yatırımcıları 2010 yılına kadar yeni tesislerin ve bunların altyapı yatırımları için 13.5 milyar dolarlık yatırım öngörüyorlar. Bunun 9.5 milyar dolarlık kısmı özel sektör, 4 milyar dolarlık kısmı da devletin altyapı yatırımlarından oluşuyor. Turizm, ekonomiye soluk aldıran ve geleceği olan bir sektör. Faiz dışı fazlada yüzde 6.5 oranını düşürüp bu tür yatırımları yapmayı önplana atmaya neden IMF ikna edilmesin ? İşsizlik, özellikle eğitimli genç işsizliği hızla tırmanıyor. İstihdamı özendirici yatırım projeleri oluşturduktan sonra IMF, neye, kime karşı çıkacak? TAŞERON ÜLKE Mİ ? Buradaki temel önermeler, yaklaşımların, teknik boyutları, ayrıntıları kapsamlı bir makroekonomik çalışma içinde daha somut hale getirilebilir. Kendi içinde tutarlı, ulusal öncelikleri olan, üretici, yaratıcı bir programa IMFnin diyecek hiçbir şeyi olamaz. IMF ile ya da IMFsiz kısır döngüsüne takılı kalmak yerine, IMF ve uluslararası kreditörlere sunulacak ve onların da karşı çıkmayacağı üretici bir programa sahip olmak önemlidir. Tersi durum sözkonusu olursa, yani, yine ipler IMFnin şabloncularının eline teslim edilirse , bugünkü neoliberal politikalar sürdürülürse, başımız beladan kurtulmaz, topyekun yoksullaşma artar, Türkiye, küresel ekonomi içinde ancak ucuz emeği ile varolan koskoca bir taşeron ülke olmaktan öteye gitmez. AB de, bu kadere boyun eğmiş bir ülkeyi, eşit haklara sahip bir ülke olarak bünyesine üye olarak almak yerine ne yapıp edip, ilelebed taşeron olarak tutmanın kılıfını mutlaka bulur. | ||||
Bankaların kara tahtaları siliniyor |
|||
|
|||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||
| Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler | Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları |
|||||||||||||||||