Home page
Haber Menüsü


‘Lucky’ adlı köpek
Sezgin Kaymaz’ın “Lucky” adlı romanı, son yıllarda rastlamadığımız bir güzellikte. Edebiyatı seviyorsanız, bu eseri kaçırmayın...
M. Salih Polat
NTV-MSNBC
    27 Eylül—  Bre bu ne yaman iştir, bre bu nasıl köpektir, bre bu nasıl romandır, bre bu nasıl yazardır! Serzenişlerin sonu yok elbette, şayet çölde vaha serinliğinde bir kitaba rastlayıp virgüllerin, noktalı virgüllerin ve itinalı ile serpiştirilmiş şapkaların arasından geçip gidiyorsanız göz altlarınızdaki torbalara baka baka. Ancak, serzenişler kadar, silkinişlerin de sonu yok. Çünkü tren üzerinize üzerinize gelmeye, şimdiden dünyanın en Türkçe köpekleri arasında yer almış bulunan Lucky, karşınıza geçip gülmeye başlamıştır. Sizin yapacağınız ise kartpostal şöhretlerin piyasayı kapladığı edebiyat dünyasında, gerçek ve kaliteli bir romanın sayfaları arasına doğru süzülmektir, kader de sürünmek olduğunu bile bile...  

   
 
NTVMSNBC Reklam  
 

 
Lucky / Sezgin Kaymaz / İletişim Yayınları, 494 sayfa

       
VAHANIN VAHİM TARAFI
       “Mutfakta bulunan aile meclisi bireyleri, merdivenden aşağı fışkırıp, püskürüp gelen, sarı mayonez renk desenli kara felâketi hep birlikte, aynı anda gördü. Bûse, dirseğini masaya yaslayıp, alnını avucunun içine dayayarak, saçlarını at gözlüğü gibi gözlerinin iki yanına düşürdü, bu utanç verici manzarayı görmemeye çalıştı (...) Lucky, derin mavi tüylü halı sayesinde kolayca istediği hıza ulaştı merdivenlerden inerken, fakat hesaplayamadığı bir şey vardı. Merdivenlerin bittiği yerde halı da bitiyordu. O kısım cilâlı parkeydi. Bunu, pedikürlü ve de üstelik bol mayonezli tırnaklarının üzerinde köpek görmüş de buz pateni pistine canını dar atmış bir kedi gibi kaymaya başladığı zaman anladı.
Bu usta mı usta işi, ironik mi ironik, hüzünlü mü hüzünlü kitabı okumaya başladığınızda, Lucky’nin nasıl bir köpek olduğunu anlayacaksınız.

       Kemalettin de tam o sırada, kazânın ‘geliyorum’ dediğini anlamıştı (... ) Lucky, Hatice Yazıcı’nın açık bacaklarının arasına daldı, sipsivri burnu o hızla çarptığı şey ne kadar yumuşak ve sıcak da olsa çok acıdı, döpiyes eteğinin altından; ‘Mıyk’ diye inledi. Kemalettin ve Bûse, aynı anda; ‘Aman anne!’ diye bağırarak, oturduğu sandalye ve bacaklarının arasından yeni doğuyormuş gibi arka kısmı görünen iri kara köpekle birlikte geri geri kaymaya başlayan yaşlı kadını düşmeden önce yakalamaya çalıştılar. Çok şükür ki başardılar.”
       Doğal olarak, buraya sadece bir bölümünü alıntıladığımız “ulusal felâket”in kahramanının bir köpek, hem de kayış gibi simsiyah bir doberman olduğuna inanmayacaksınız. İnanmamakla kalsanız yine iyi, “Zavallı köpeğe kalkmış bir de ‘milli felaket’ diyor sırtından önce boyu devrilesi ” gibisinden iyimser düşünceler de geçireceksiniz zihninizin muhtelif köşelerinden. Bunun da sakıncası yok, siz bilirsiniz elbette. Zaten kitabın kapağındaki uyuzun uyuzu “gecekondu itleri”ne bakarken de az-biraz değil, adamakıllı öfkelenip lanet üstüne lanet yağdıracaksınız büyük ihtimalle hem bu satırların, hem de o satırların yazarına. Ama bu usta mı usta işi, ironik mi ironik, hüzünlü mü hüzünlü kitabı okurken değiştireceksiniz fikrinizi nasıl olsa. Dahası, “Dostların mı, yoksa düşmanların mı başına böyle bir belâ sarılsa iyi olur” diye sık sık fikir değiştirmeye başladığınız zaman farkedeceksiniz asıl Batıkent’in moruyla Bentderesi’nin yeşilini....
       
“RECA EDERİM, BU NASIL BAHİS ÖYLE?”
       
       Batıkent’in moruyla Bentderesi’nin yeşilinden işte öylesine, çıktığı yoldan geri dönmemeye and içmiş bir gezgin kararlığıyla değil de, daha ilk karanlıkta kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp dağarcığındaki uzun havaya davranan bir bezgin yılgınlığıyla söz ettiğimizi sanıyorsanız, yine yanılıyorsunuz. Kitabın yazarından ve Büyük Britanya ahalisinin omuz verdiği dilden izin alarak kelime oyunu yapmak gerekirse; Batıkent Lucky’nin yeni, Bentderesi ise “unlucky”lerin eski mekânıdır öteden beri ve işte taşı gediğine koymanın tam yeridir, “romanımızda yalnız onların maceraları vardır...”
       İyi de bu köpek nasıl bir köpektir ki, hakkında, Attila İlhan’ın ifadesiyle, öyle pestil inceliğinde değil, tam 494 sayfalık bir kitap yazılmıştır, yazılmakla kalmayıp basılmıştır, basılmakla da kalmayıp okunup sevilmiştir. Böyle tuhaf bir sorunun cevabını, romanın sayfaları arasında “geç kalmış bir emekli albay Hüsamettin Tambay” edâsıyla tuhaf tuhaf dolaşan, milletin vekilliğinden emekli Tahsin Baydur’dan almak, galiba en doğru emekleme biçimi olacak. O halde hep birlikte dinliyoruz:
En başta kaderi sahibinin elinde olan zavallı bir köpek gibi görünse de, asıl sahibinin kaderi sevgili Lucky’nin elindedir...

       “En başta...” diye devam etti Tahsin Bey, ‘...kaderi sahibinin elinde olan bir zavallı gibi görmekteydim sevgili Lucky’i...’ Adeta, ağzından çıkacak olan acı sözleri yutmaya çalışırmış gibi defalarca yutkundu. Boğazını delip de fırlayacakmışcasına sipsivri ‘Lucky’nin kafası kadar olsa bile’ âdemelması, aşağıya inip çıktı. ‘...halbuki şunu gördüm sonuçta; sahibinin kaderi sevgili Lucky’nin elindedir...”
       
“AFERİN BENİM AKILLI KIZIMA”
       
       Burada, “sahibinin sesi” makamına eşlik ederek üzerimize üzerimize gelen trenin, sadece Lucky’nin görünürdeki “lucky” efendilerini ezip geçeceğini sanıyorsanız, bir kez daha yanılıyorsunuz demektir. Çünkü romanın gayyasına düşmüş her okur, o kayış gibi dobermanın elinde-avucunda bir oyuncak olmayı çoktan kabul etmiş ve kaderini o “kahpe”nin insafına istese de, istemese de terk etmiştir. “Mübalağa cenk olunacaktır” bir başka ifadeyle. Laf aramızda, her ne kadar milletin vekilliğinden emekli Tahsin Baydur Beyefendi kabul etmek istemese de, Lucky’nin geçmişinde temizinden birkaç cinayet olduğunu, Osmanlı terbiyesinin son örneklerinden biri olan ve Tahsin Bey’e “zevce”lik etmekten başka bir günahı bulunmayan Mücellâ Hanım gayet iyi bilmektedir. Tahsin Baydur’un bildiği ise “unutuş” denilen o demir kapının insanın üstüne kapanmasıyla birlikte, insanın nasıl insanlıktan çıktığıdır:
       “İyi biliyordu Tahsin Baydur; acılar ve kayıplar, insana önceliklerini hatırlatmaya yarardı. Bu yüzden acıların, bilhassa da ölüm acılarının unutulmaması gerekirdi. Unutulan acılar, milleti aptal yerine koyan laf ebelerinin, ‘hayat devam ediyor’ martavallarında hep dedikleri gibi hayatı yaşanabilir kılmıyor, bilâkis onu yaşanan bir hayat olmaktan çıkarıyordu. Hayat devam edecekse eğer, acılar ilk günkü tazeliğinde saklanarak devam etmek gerekirdi. İnsan ancak ruhunda büyük fırtınalar kopartan o büyük kaybı yaşadığı günkü acısını muhafaza etmeyi başarabilirse o günkü kadar erdemli kalabilirdi. Acısını unutmak istemiyordu Tahsin Baydur. Onu, hâtıralarında taptaze tutarak, her gün o büyük üzüntüyle yanıp tüterek, ruhunu hep ve daima aynı ezâ katsayısıyla çarparak büyütmek, yüceltmek, terbiye etmek istiyordu.”
       Canım şaşıracak ne var bunda? İroni dediysek, Sulukule’de Madımak Hatun telâşlarından evler döşeyenlerin seyrine çıkıp kahkahanın gözüne gözüne vuracaksınız demedik elbette. Sizin bizi yanlış anladığınız alnınızdan okunuyor. Kimbilir, belki de şu satırlar müsekkin gibi gelecektir size, işte bu nedenle:
Memleketin basın ve edebiyat esnafının neredeyse cümle kurmaktan aciz olduğu bir dönemde, Türkçe’nin artık unutulmaya yüz tutmuş lezzet ve zarafetini taşıyan yazara, hazır elimiz de değmişken şapka çıkartalım biz.

       “Rahimden şevkle kan içtiğini öğrenip de yüzü kızardığı günden beri her şeyi unutmaya şevk etmiş insanda unutmak kabiliyeti bir tamam geliştiğinden, kuzu kuzu söz dinliyor, kendini yüreğinde kanayan yaraya bakar bulmaktansa, piyasada kaynayan paraya, işe güce, ete göte bakar buluyordu. İşte böylece insanlıktan çıkıyordu insan. Ruhunu kavuran âzâbı unuttuğu zaman ruh taşıdığını da unutuyor, kendini guruldayan midesiyle, gidişen bilmemneresiyle, kaşınan sırtıyla, ağrıyan dişiyle, kolestrolüyle, lipidiyle hemâyâr zannetmeye başlıyor ve böylece insanlıktan çıkıyordu. Üstü deri kaplı damar, salya, dışkı ve pıhtı yığını olmayı kendine yediremediği için de dönüp dönüp tekrar o martavalları okuyor, dinliyor, kendi ağzından duydukça inanması daha kolay geldiğinden, ölüsü olana, acısı olana koşup, hani pek üzgünmüş gibi kaş çatıp, belki de iki damla yaş akıtıp ‘Zaman her acıyı giderir’ masalları okuyor, okudukça kendi imânı tazeleniyor, böylece bir kere daha insanlıktan çıkıyordu.”
       Devamını merak eden, kaderini Lucky’nin ellerine teslim edip “bahtının rüzgârına” kapılarak gider gitmesine de; memleketin matbuat ve edebiyat esnafının neredeyse cümle kurmaktan aciz olduğu bir değirmene, Türkçe’nin artık unutulmaya yüz tutmuş lezzet ve zarafetini taşıyan yazara, hazır elimiz de değmişken şapka çıkartalım biz.
       Türkçe’den sınıfta kaldığı için üniversiteyi son sınıfta terkettiğini de hatırlatarak üstelik...
       
 
       
    TOP5 38. Rotterdam Film Festivali başladı  
     
 
  NTVMSNBC KULLANICILARININ TOP 10'u  
 

Bu haberi diğer okuyucularımıza tavsiye eder misiniz?
hayır   1  -   2  -   3  -   4  -   5  -  6  -  7  kesinlikle

 
   
 
 
NTVMSNBC   NTVMSNBC 'ye iyi erisim için
Microsoft Internet Explorer
Windows Media Player   kullanın
 
   
  Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler |
Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları