Home page
Haber Menüsü


‘Karşı Pencere’nin tebessümü Serra Yılmaz
Adını uluslararası alanda duyurmayı başaran Yılmaz son filmi ‘Karşı Pencere’ ile ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ dalında David Donatello Ödülleri’ne aday gösterildi. Sanatçıyla İtalya’daki sinema macerası üzerine konuştuk.
Röp: Elif Metin
NTV-MSNBC
    19 Mart—  Roma’da yaşayan Türk yönetmen Ferzan Özpetek’in hemen her filminde rol alan ve İtalyanlar’ın büyük beğenisini kazanan sanatçı, şu günlerde bu başarının meyvelerini topluyor. Mesleki açıdan çok yoğun günler geçiren sanatçı, uluslararası iki festivale jüri üyesi olarak davet edildi. Nisan ayında ise Japonya’da sahnelenecek olan ‘Yakındoğu’da Emanet’ adlı bir projede yer alacak.  

   
 
       
    MSNBC News 'İtalyan Oscarları'nın favorisi
MSNBC News İtalya'nın gözdesi 'Karşıdaki Pencere'
MSNBC News Serra Yılmaz'ın popülaritesi artıyor
MSNBC News 'Yakındoğu'da Emanet'
 
NTVMSNBC Reklam  
 

  13 Eylül 1954 tarihinde İstanbul’da doğan sanatçı Sainte Pulchérie ve Saint Benoit’da aldığı eğitimin ardından Fransa’daki Caen Üniversitesi’nde Psikoloji okudu. Aynı dönemde Robert Abirached’den tiyatro dersleri aldı. Eğitiminin ardından İstanbul’a dönen Yılmaz, 1977-1979 yılları arasında Genco Erkal Dostlar Tiyatrosu’nda görev yaptı.
       1983 yılında ‘Şekerpare’ ile sinemaya adım atan aktris, halen İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Dışişlerinden Sorumlu Genel Sanat Yönetmeni Yardımcısı olarak görev yapıyor.
       Sanatçının rol aldığı yapımlar ‘Bir Yudum Sevgi’, ‘Teyzem’, ‘Kupa Kızı’, ‘Sen de Yüreğinde Sevgiye Yer Aç’, ‘Davacı’, ‘Anayurt Oteli’, ‘Sarı Mercedes’, ‘Karılar Koğuşu’, ‘Ay Vakti’, ‘Harem Suare’, ‘Kaç Para Kaç’, ‘Güle Güle’, ‘Cahil Periler’, ‘House of Hearts’, ‘O da Beni Seviyor’, ‘Yeşil Işık’ ve son olarak da kendisine İtalya’ınn en prestijli sinema ödüllerinden ‘David Donatello’ adaylığı getiren ‘Karşı Pencere’. Sanatçı, ‘Harem Suare’ ile de 1998 Antalya Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü ve Sinema Eleştirmenleri En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü almıştı. Rol aldığı TV dizileri ise ‘İlk Aşk’, ‘Şehnaz Tango’ ve ‘Aşk Meydan Savaşı’.
       Serra Yılmaz, oyunculuk dışında İtalyanca ve Fransızca’dan simültane çeviri de yapıyor.
       
Harem Suare

       Ferzan Özpetek’le nerede tanıştınız ve İtalya macerası nasıl başladı?
       Strasbourg’da tanıştık Ferzan’la. Çok hoşlandık birbirimizden. Ardından Harem Suare’de bana rol teklif etti ama o rolü beni tanıdıktan sonra eklemiş senaryoya. O çalışmada beni çok etkileyen şey anneannemin hayattaki rolünü bana teklif etmiş olmasıydı. Anneannem de ailesini tanımayan ve sarayda büyüyen bir çerkez kızıymış. Ondan sonra aramızda yoğun bir dostluk başladı.
       İtalya’da sinema yapmakla Türkiye’de sinema yapmak arasındaki fark ne? Hangisi daha kolay?
“Maddi koşullar açısından İtalya’da sinema yapmak çok daha kolay çünkü mesleki örgütlenme var.”

       Maddi koşullar açısından İtalya’da sinema yapmak çok daha kolay çünkü mesleki örgütlenme var. İşin kuralları çok belli. Mesela belirli bir çalışma süresi var ve ona mutlaka riayet ediliyor. Örneğin sürenin bitmesine yarım saat kala prodüksiyon sorumlusu gelip yönetmeni uyarıyor yarım saatiniz kaldı diye. Ya da bir oyuncu gece saat 01’de serbest bırakılmışsa ertesi gün saat 13’ten önce sete çağırılamıyor. Buradaki gibi kölelik düzeni yok. Bu tabi hem yönetmenin hem de oyuncunun yararına. Mesela bizde özellikle kameramanlar perişan oluyorlar. Gözle yapılan bir işte 18 saat nasıl çalışabilir ki?. Bu nedenle İtalya’da işler çok da profosyonel çok daha rahat.
       Burada çekimde kullanılan aletler belli süreliğine ve yüksek fiyatlara kiralanıyor ve işin o sürede bitmesi gerekiyor ...
       Evet. Ve tabii bu ülkede aletlere insanlardan daha fazla değer veriliyor... Mesela İtalya’da ‘camping car’da kulübeniz var, oturacağınız odanız belli, içinde tuvaleti var, musluğunuzdan su akıyor... Buradaki gibi çekimin yapıldığı sokakta evlerin kapısını çalıp “Oyuncumuz tuvaleti kullanabilir mi?” gibi durumlar yaşanmıyor. Ayrıca benim artık orada bir ajansım da var. Böylece prodüktörle de muhattap değilim. Çok şükür ki bana üç kuruş ver beş kuruş ver diyaloğuna girmiyorum. Tabii yönetmen de gelip bana “Ama Serra bir fedakarlık yap” diyemiyor.
Ferzan Özpetek ile 'Cahil Periler'in setinde

       Hayatımda bunu bana söylemeyen, aksine bana ne kadar almam gerektiğini sufle veren tek kişidir Ferzan. Bunu söylerken ’9’ filmini apayrı bir yere koyuyorum. Çünkü ben o filmden kuruş para almadım. Çünkü bu bir bahis, bir meydan okumaydı. Ümit bizden bunu istedi. Biz de buna inandık ve oynadık.
       Bundan sonrası için Ferzan Özpetek dışında İtalyan yönetmenlerle birlikte çalışmanız sözkonusu mu? Adınızı fazlaca duyurdunuz ama yeterince geniş bir sinema çevresi edindiniz mi?
Cahil Periler

       Öyle bir çevrem var ama ne olur, ne biter bilemiyorum. Bu filmden sonra umutluyum. ‘Harem Suare’ çok büyük seyirci kitlesine ulaşan bir film olmadı. ‘Harem Suare’ Belçika’da çok iş yaptı. ‘Cahil Periler’ çok iş yaptı, çok sevildi...
       ‘Karşı Pencere’nin galası 27 Şubat akşamıydı. 28 Şubat Cuma günü de salonlarda vizyona girdi. Ertesi gün, Cumartesi günü sabah saat 9’da merkezi bir yerde bekliyordum beni almaya bir araba gelecek ve Napoli galasına gidecektik. Beklerken siyah bir araba yanaştı. İçindeki adam heyecanlı bir şekilde camı açtı, ben gülerek “evet evet o” dedim durdu, arabadan indi ve o kadar büyük bir heyecan gösterdi ki herhalde ‘Karşı Pencere’yi gördü diye düsündüm ama ‘Karşı Pencere’den katiyen haberdar değil; ‘Cahil Periler’den tanıyordu beni. Yani üstünden kaç yıl geçti, ben değiştim, saçım başım değişti hala tanıyorlar. ‘Cahil Periler’ de ben yeni keşfedilen bir oyuncuydum. ‘Karşı Pencere’de oynadığım tip de çok seviliyor ve seyirciden müthiş tepkiler alıyor, bu artik bir teyid.
       Nasıl bir karater canlandırdınız Karşı Pencere’de?
Karşı Pencere

       Bu filmdeki rolden çok korkuyordum, ‘Cahil Periler’dekine çok benzeyecek diye çünkü yine bir komşu dostu oynuyorum. Ama Emine farklı bir tipleme oldu. Bu da beni çok rahatlattı. Filmde oynadığım karakterin Giovanna’nın kendi kendine söyleyemediği, itiraf edemediği şeyleri söyleyen kişi olma gibi işlevi var ve filmdeki tek eğlenceli unsur diyebilirim. Zaten bir basın toplantısında İtalyanlara “Bu filmin tebessümüyüm ben” demiştim çok hoşlarına gitmişti. Hakikaten öyle. O seni çok beğenmiş bu bayılmış diye haberler geliyor, bakarsınız teklifler de gelir. Umutluyum bu sefer oysa ilkinin ardından çok büyük bir beklentim yoktu.
       Yönetmen oyuncu ilişkisi nasıl olmalı sizce ya da Ferzan Özpetek nasıl bir yönetmen?
“Ferzan oyuncularını seviyor ve oyuncularını ekranda çok avantaje ediyor. Oyuncularının ona bu konuda müteşekkir olması lazım ki ben kendi adıma müteşekkirim.”

       Ferzan genelde sette neşelidir. Ben bundan çok hoşlanıyorum çünkü biz gerçekten çok gülüyoruz. Ben gülerek ve eğlenerek çalışmaktan çok hoşlanıyorum. Bununla birlikte Ferzan’ın her oyuncusuyla ilişkisi farklıdır. Ferzan bana davrandığı gibi Giovanna’ya davranamaz. Her ilişki kendini belirliyor. Mesela Ferzan’ın bende yakaladığı birşey var o da beni çok provake ediyor. Ben provakasyonla iyi oynarım. Ferzan da “Aman hadi görelim bakalım yapabilecek misin?” diyor mesela. Bu da beni çok fişekleyen birşey. Benim ‘Karşı Pencere’ filmindeki ilk sahnemi çekiyoruz “Ay çok kötü rezalet!” diyebiliyor mesela. Tabii bunu bana yapabilir her oyuncuya yapamaz. Ama Ferzan’ın yönetme tarzı iyi beni hep gaza getiriyor.


       Bir de Ferzan’ın şöyle bir yanı var bunu kabul etmek zorundayım ki Ferzan oyuncularını seviyor ve oyuncularını ekranda çok avantaje ediyor. Oyuncularının ona bu konuda müteşekkir olması lazım ki ben kendi adıma müteşekkirim. Çünkü beni montajda müthiş avantaje ettiğini düşünüyorum. Yani o çok önemli birşey. Oyuncusunu seven bunu ekrana mutlaka yansıtan bir yönetmen.
       Netice itibariyle benim bir şansım da var diye düşünüyorum. Çünkü ben belirli kalıplara uyan bir oyuncu değilim. Ben bir tipim. Öyle olunca da benimle çalışmak isteyen yönetmen zaten bir başka ilişkiye giriyor benimle. Yani herhangi bir rolü birine vermek gibi olmuyor. Belki daha özel bir durum olduğundan ben de yönetmenlerle farklı maceralara, farklı yolculuklara çıkıyorum ve bundan da çok hoşnutum. Mesela ‘Anayurt Oteli’ ve Ömer Kavur’un benim hayatımda apayrı bir yeri var. Mesela Bunun söylediğimde herkes biryana Ömer bir yana diyorum ama aynı şeyi ’9’un yönetmeni Ümit için de söyleyebilirim Ferzan için de söyleyebilirim.
       Oyuncu arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıl? Rekabet ortamı burada olduğu gibi mi?


       Heryerde aynı çünkü oyunculuk bunu getiriyor. Genelde egosantrizmi güçlü kişiler oyuncu olmaya da aday oluyorlar. Hangisi hangisini getiriyor meselesi de yumurta tavuk hikayesi gibi. Ama şunu söyleyebilirim orada hiçkimsenin yetersizlik duygusu ve kompleksi yok çünkü meslekleri konusunda çok daha fazla donanımlılar.
       Mesela benimle başrolü paylaşan Giovanna Mezzogiorno çok ünlü bir oyuncunun Vittorio Mezzogiorno’nun kızı. Erken yaşta babasını kaybetmiş, Amerika’da kalmış, Paris’te yaşamış, erken yaşta sahneyle tanışmış dolayısıyla Giovanna da Fransızcayı gayet iyi bilen, İngilizce de konuşan bir oyuncu... Netice itibariyla bu işte mininmum üç dil, dört dil bilmek zorundasınız.
“Bu işte mininmum üç, dört dil bilmek zorundasınız.”

       Örneğin şu anda gayri resmi olarak bir teklif aldım. İtalyan bir yönetmenden. Senaryo getirdi, oku ve kendine bir rol seç dedi. Ama bana ilk sorduğu sorulardan biri ‘İngilizce okuyabilir misin?’ oldu. Ben de oynarım dedim. Sonuçta benim İngilizcem öyle mükemmel bir İngilizce değil ama bir rol sözkonusu olduğunda kendime bir hoca tutup oturup çalışırım. Zaten hiç bilmiyor değilim şivemi çalışmam gerekli yanlızca. Bunun yapabilmek de önemli. İnsanlar oturup çalışıyorlar aylar boyunca.. Mesela Meryl Streep ‘Sophie’nin Seçimi’ için Polonya şivesiyle İngilizce konuşmayı öğrenmiş. Bunlar yapılmayacak şeyler değil. Bilakis aynı şey burada da geçerli. Doğu şivesiyle konuşabilmek için de eğitilmek gerekli...
       Siz İtalyanca’yı komşunuzdan öğrendiğinizi söylediniz. Özpetek’in Hamam filminde de benzer bir durum sözkonusuydu. O sırada tanışıyor muydunuz?
       Hayır tanışmıyorduk. Tesadüflere inanmalı mı bilmiyorum ama benin hayatımda çok var. Bu da onlardan biri çünkü İtalyanca’yı öğrendiğim aile şu anda oturduğum binada oturuyordu. Türkiye’de yaşadıkları sürece bu binada oturdular. İşin daha da matrak tarafı onlar aracılığı ile tanıdığım bir Fransız çocukluk arkadaşım da şu anda kapı komşum. Arkeolog. Arada görüşüyorduk ama birbirimizden habersizdik onun taşındığı sırada. Strasbourg’da görüşmüştük orada da komşuyduk. Kızımın evine yakın bir yerde oturuyordu. Komik tesadüfler hayatta...
       Türkiye’de ne zaman izleyeceğiz ‘Karşı Pencere’yi?
       Herkesin sorduğu bir soru bu ama ne yazık ki hiç bilmiyorum.
       Ümit Ünal ile tekrar çalışacak mısınız? Bir projeniz var mı?
       Var. Şu anda Ümit benim için bir hikâye yazıyor. Hikâye bittiği zaman da onun için para bulmak gerekiyor. Çok da güzel bir hikaye, çok seviyorum. Ümit’i de çok seviyorum. Onunla çalışmaktan da büyük keyif alıyorum. Bir de Handan Öztürk’le bir projem var. Onunla anlaşmayı imzaladım bile ama çok fazla sözetmek istemiyorum şimdilik çünkü henüz resmi bir açıklama yapılmadı. O projenin doğuda çekilmesi gerekiyor. Jeopolitik durumların ne olacağı da belirsiz ama bakalım.
       Geçtiğimiz yıl rol aldığınız ’9’ filmi sansür tartışmalarıyla gündeme gelmişti. Sansür İtalya’da da sorun mu yoksa otosansür mü devreye giriyor?
“Türk kanunlarında ‘Örf ve adetlerimize aykırı’ deniyor. Çok rica ediyorum yetkililer bize örf ve adetlerimizin eksiksiz listesini versin.”

       Böyle birşey yok. Yönetmenin kendi içinde bir otosansürü vardır ama sansür anlayışı buradaki gibi değil. Hiç yok değil tabii. Fransa’da da sansüre takılan filmler var ama buradaki gibi değil. Sansüre takılan filmler oldukça ‘trash’ filmler. Mesela genelgeçer deyimler var Türk kanunlarında. ‘Örf ve adetlerimize aykırı’ diyor. Çok rica ediyorum yetkililer bize örf ve adetlerimizin eksiksiz listesini versin. Ben soruyorum dayak bizim örf ve adetlerimize aykırı mı? Bence değil. Atasözlerimiz var çünkü: ‘Çocuğunu dövmeyen dizini döver’, ‘Dayak cennetten çıkmadır’ vs... Aykırı değil çünkü bizim örf ve adetlerimizde var böyle birşey... E peki polisin insanlarımızı dövmesi geleneğimize bu kadar aykırı ise niçin o zaman yürüyüşlerde Cumartesi Anneleri’ni saçlarından sürüyerek götürdüklerini bize televizyonda gösteriyorlar. O zaman tuhaf bir durum ortaya çıkıyor yani gerçek görüntü tehlikeli değildir, fiksiyonda gösterilen daha tehlikelidir. Bu da tuhaf birşey değil mi? Yani polisin öğrencileri, sosyal haklarını savunan işçileri vesaireyi takır takır dövdüğü görüntüler ailece televizyon seyredilen saatlerde gösteriliyor ama ’9’ filminde olduğu gibi bir polisin bir çocuğun suratını dağıttığını flu görüntülerle vermek sakıncalı. Bu benim anlayamadığım birşey.
       Bir de Kaymakamların yapacak işi yok tutup ‘Vajina Monologları’ adını taşıyan bir oyunu yasaklıyorlar.
       Kendinizi yakın hissettiğiniz ve birlikte oynamaktan keyif aldığınız meslektaşlarınız var mı?
“Göstermeci oyunculukları sevmiyorum. Beni genelde küçük nüanslar çok duygulandırıyor”

       Aşikar olanlar var; mesela şimdi Ferzan’la çalışıyorum ve çok mutluyum. Ama onun dışında da hep birilerini unutmaktan korkuyorum ki hakikaten insan unutuyor. Aslında şunu keşfettim zaman geçtikçe o da insanların birbirine yakın duruş paylaşmaları çok kolay birşey değil bizim mesleklerimizde. Çünkü bu meslekte bireycilik çok önde geliyor ama tiyatroda oynarken ya da sinemada oynarken alışverişi iyi olan insanlar var. Mesela ‘Cahil Periler’de başrol oynayan Margherita Buy çok iyi bir oyuncu ama ben karşısında oynayan bir insan olarak ondan birşey alamıyorum. Ama Stefano Accorsi’den çok şey alıyordum. Bunlar tarz değişikliği, demiyorum ki biri daha iyi öteki daha kötü. Bu tamamen şahsi bir iletişim meselesi ve hakikaten de Stefano ile oynadığım zaman onun oyunculuk anlayışını kendime çok yakın görüyorum. Söyledikleri beni çok etkiliyordu mesela.
Giovanni Mezzogiorno

       Ve aynı şekilde Giovanna Mezzogiorno. Geçende konuk olduğumuz bir televizyon programında ben değil o anlattı zaten. Gerçekten bir iletişim kurabiliyorum onunla kamera karşısında ve bunun o kişiyle kamera dışındaki dostluğumla hiçbir ilgisi yok. Bu tamamen profosyonelce birşey. Bir de ben çok göstermeci oyunculukları sevmiyorum. Beni genelde nüanslar çok duygulandırıyor.
       Oynadığınız karakterler arasında sizin için özel bir anlam taşıyanı var mı?
       Öyle bir ayrım yapamam ama tabii ki bir filmdeki rolünüzün katkı payı ne kadar çoksa macera da o kadar yoğun oluyor. Ama bu katiyen rolün küçüğü büyüğü ayrımı yapmak anlamına gelmiyor. Mesela ben böyle çok ufak tiplemelere de bayılırım. Hani vardır ya, kadın arkada bir görünür yok olur ama çok merak eder seyirci. Öyle tiplemeler de bayılırım. Onun için hiç öyle rolün küçüğünü küçümsediğimden değil ama tabii ki bir ‘Anayurt Oteli’nin ya da bir ‘Cahil Periler’in ya da ’9’un yeri farklı daha ufak roller oynadığım filmlere oranla. Çünkü oradaki performans başka şeyler katıyor size. O zaman yönetmenle yaşanan şey de çok daha yoğun oluyor.
       Rolünüze nasıl hazırlanıyorsunuz? Senaryoyu okuduktan sonra çekime kadar herhangi bir ön hazırlık yapıyor musunuz?
       Ben oturuduğum yerde tek başıma rol ezberleyemem. Yani karşımdakiyle birkaç defa onu söylemeye ihtiyacım olur. Eğer senaryo özel bir araştırma gerektiriyorsa, yani tarihi bir rolse, bir dönem ya da özel bir meselekle iligili bir rolse bir araştırma süreci geçiriyorum tabi. Ama öyle bir şey olmadığı zaman o karakteri bir anlamda içimde taşıyorum. Senaryoyu öğrendiğim andan itibaren o kadınla yaşamaya başlıyorum. Sürekli o kadını düşünüyorum. Onu nasıl yapar vs.. onu kendi içimde bir anlamda pişiriyorum.
       Peki yazmak gibi bir merakınız var mı? Ya da şöyle sorayım oyunculuk ve tercümanlık dışında neler yapıyorsunuz?
       Şimdilik yok. Bunu çok kişi soruyor ama şu anda öyle bir niyetim yok. 18 Mart’ta Strasbourg’a gidiyorum. ’9’ filminin tanıtımı için. Ayın 20’siyle 30’u arasında Paris’te yapılacak ‘Kadın Filmleri Festivali’nde jüri üyesiyim. Oradan da Verona’ya geçeceğim. Orada da ‘Aşk Filmleri Festivali’nde jüri üyesiyim. Mesela bunlar da çok önemli ilişki kurmakta çünkü orada da birsürü meslektaşınızla, yönetmenlerle tanışıyorsunuz. Yönetmenler sizi hatırlıyorlar. Mesela ‘Cahil Periler’ için Ferzan beni çok festivale yolladı. Tabi orada birtakım ilişkiler kuruluyor. Geçen sene Belçika’da bir İtalyan gazeteciyle tanıştım. Verona’daki festivale çağırılmam bu ilişki sayesinde oldu. Tek başıma ‘Cahil Periler’i tanıtmıştım orada. Paris’teki festivalin yöneticisi de benim Fransa’da fakülteden arkadaşım. Festival bu yıl 25. yılını kutluyor bu nedenle özel bölümler var. Çok hoş, bana denk geldi.
Yakındoğu'da Emanet ekibi

       Nisan’da Japonya’ya gidiyorum. Özen Yula’nın ‘Yakındoğu’da Emanet’ adlı projesini Japonya’daki Toga Bahar Festivali kapsamında sahneleyeceğiz. 10-15 gün orada kalacağız.
       Şehir Tiyatroları’nda da görevlisiniz. Üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?
       Bir Fransız kadın yazarın, Denise Chalem’in bir oyununu sahneye koymaya hazırlanıyorum. ’50’sinde Denizi Keşfediyordu’ oyunun adı. Haziran ayında provalar başlayacak inşallah. Bir anne kız hikayesi. Beni çok duygulandıran bir oyun.
       Siz yönetmenlik mi yapacaksınız?
       Evet ben yöneteceğim. Aslında 10 yıl önce oynamayı düşlüyordum ama kimse yönetmek istemedi. Şimdi ben sahneye koyuyorum.
       Biraz da annenizin anısına galiba...
       Evet. Annemin anısına da diyebiliriz.
       Tiyatroda benimsemiş olduğunuz herhangi bir ekol var mı?
       
Benimsemiş olduğum ve illa böyle olmalı dediğim bir tür, bir ekol yok. Hiçbir zaman da olmadı. Bu türler içinde çok güzel örnekler gördüm ama herhangi bir ekole kendimi çok yakın hissetmiyorum. Bizde çok fazla ekol meraki oldugunu düşünüyorum bu da bence hayal gücü eksikliğinden kaynaklanıyor. Yani insanlar belirli şeyleri öğrenirler ve ondan sonra yapılanlar, öğrenilenlerin bir sentezi olur. Bu nedenle de ‘Brecht’ci mi değil mi gibi tartışmalar bir yerde kalmalı. Aksi halde yaratıcılık kuralcılığa dönüşebiliyor. Ama dediğim gibi beni heyecanlandıran şeyler var...
       Oyunculuk eğitimi aldınız mı?
       Ben konservatuvar falan okumadım. Fransa’da psikoloji okurken yan ders olarak seçmiştim. Hem teori hem de uygulamalı ders aldım. Sonra Türkiye’ye geldim Dostlar Tiyatrosuna girdim orada da bir eğitim aldım. Kısaca okullu bir eğitim almadım.
       Peki psikoloji eğitimi? Aldığınızla kaldı anladığım kadarıyla...
       Aslında o eğitimi almamaya çalıştım diyebilirim. Çünkü fakülteye başladıktan kısa bir süre sonra psikolojiyle ilgili herhangi birşey yapmayacağımı anlamıştım. Ama değiştirmedim çünkü ben burslu talebeydim ve fakülte değiştirdiğimde bursu kaybediyordum.
       Fransa’da tiyatro yaptınız mı?
       Hayır yapmadım yapmayı da düşünmedim. Niye bilmiyorum ama hep Türkiye’ye dönmek istiyordum.
       Tercümanlık da yapıyorsunuz. Peki bununla ilgili bir eğitim aldınız mı?
“Ben yaptığım ve para kazandığım hiçbir işin profosyonel eğitimini almadım. Yani tiyatro eğitimi aldım ama konservatuvarda okumadım. Çevirmenlik okulunda okumadım. Ama bu iki meslek de şahsi yeteneklerle ilgili.”

       Ben yaptığım ve para kazandığım hiçbir işin profosyonel eğitimini almadım. Yani tiyatro eğitimi aldım ama konservatuvarda okumadım. Çevirmenlik okulunda okumadım. Ama bu iki meslek de şahsi yeteneklerle ilgili. Bunun sadece eğitimle öğrenilebilecek bir iş olduğuna da inanmıyorum. Nice eğitimli tercümanlar var ki konferans tercümanlığı yapamıyorlar. Önemli olan tabiki iki dilli olmak ve bu dillere hakim olmak. Çünkü sadece Fransızca’yı ana dili gibi bilmek değil Türkçe’yi de çok iyi bilmek gerekiyor. Kurduğunuz cümlenin tutarlı olması gerekiyor. Dolayısıyla dille olan ilişkiden kaynaklanıyor.
       Dile olan ilginiz nereden geliyor?
       Belirli kültürlerle küçük yaştan itibaren haşır neşir olmakla ilgili. Ben Fransızca’yı ailemde konuşulduğu için duyarak öğrendim aslında. Sonra okul geldi. Ailemde de kimsenin bana birşey öğretmek gibi bir derdi yoktu ama babamla dedem Fransızca kavga ederlerdi. Duyarak öğrendim. Hatta babam Fransız okuluna gitmemi hiç istemedi çünkü kendisi çok çekmiş. O zaman da kız erkek ayrı şimdiki gibi değil. Babam çok saçma buluyordu bu ayrımı, karma bir okula gitmemi istiyordu. Ama ben inatçı olduğumdan Fransızca diye tutturdum. O zaman merkezi imtihan da yoktu. Sadece Fransız okullarının giriş sınavına girdim. Onun muhalefetine karşın, aslında hiçbir zaman ne annem ne babam bana fikirlerini söylemekten öte muhalefet etmediler. Baskıcı bir baba da değildi. İtalyancayı da 11 yaşındayken öğrendim. Komşumuz olan İtalyan bir aileden.
       Tercümanlık yapmaya nasıl başladınız?
       Gazetecilik yapmıştım bir süre ve o zaman sendika toplantılarında tercümanlık yapmaya başladım. Hatta bir toplantıda şuursuz bir biçimde bütün bir gün çalışmıştım. 23 yaşındaydım. O zaman Avrupalı tercümanlar dehşet içinde bakmışlardı bana, şimdi olsa ben de öyle bakarım. Ama o zaman müthiş bir enerjiyle çalışmıştım çünkü benim, şükürler olsun, hayatta hiçbir zaman enerjiden yana yoksunluğum olmadı. Sonra İstanbul Film Festivali’nde Italyanca çalışmam için konferans tercümanlari beni çağırdılar. Sonra bir gün Fransızca kabininde çalıştım. O zaman da birlikte çalıştığım Fransız meslekdasim hakkimda rapor verirken benim için “Stajyer muamelesi yapamayız çünkü doğuştan tercüman” demiş. Kısacası bu işin eğitimini almadım ama dile meraklıyım. Başka bir dili konuşmak, öğrendiğim kelimeleri unutmamak gibi...
       Şu anda öğremek istediğiniz başka bir dil var mı?
       Valla ben Almancayı öğrenmeyi çok istiyorum. Hatta Goethe Enstitüsü bana bir burs da vermişti çünkü bir Fassbinder oyunu sahneye koymuştum. Bursun süresi ‘Harem Suare’nin çekimleriyle çakıştı ve öyle kaldı öğrenemedim.
       Sıkça değiniyorsunuz ailenize. Nasıl bir aileniz vardı?
       Anneannem saraylıydı. Ailesini falan tanımayn bir çerkez kızı. Sarayda büyümüş. Sonra cici annesi yani onu büyüten kalfa onu Düyun’u Umumiye’den bir memurla evlendirmiş. Bir takım çeyizler vermiş nitekim harem kapanınca da cicianne ananemin evine gelmiş. Hakikaten onu evladı bellemiş. Babamın ailesi daha aristokrat, paşazade bir aileydi ama babam ailesini pek sevmezdi. Oradan geliyor Fransızca. Biraz Osmanlı rüküşlüğünden.
       Tiyatroyu seçtiğinizde nasıl tepki verdiler?
“Ben birşeyleri elde etmek için mücadele etmiş biri değilim aslında. Birçok şey benim hayatımda kendiliğinden vardı. Ailemdeki herkes çok aydın çok açık görüşlü insanlardı.”

       Çok mutlu oldular. Ben tek çocuğum, annem babam da tek çocuktu. Babam zaten Sinematek kurucusuydu. İlk eleştirmenlerden biriyidi. Yani bana hiç muhalefet yapılmadı. Ben birşeyleri elde etmek için mücadele etmiş biri değilim aslında. Birçok şey benim hayatımda kendiliğinden vardı. Ailemdeki herkes çok aydın çok açık görüşlü insanlardı. Onlara hiç yalan da söylemedim. Ya da komik şeyler konusunda yalan söylerdim. Onun için de belki bir anlamda tuhaf biçimde yabancı olduğum şeyler var. Bizim ülkemizde, insanlarda hep bir “elalem ne der” kaygısı vardır. Bizim ailede hiç böyle bir kaygı yoktu. Bu lafı ne anneannemden, ki o ben 17 yaşındayken öldü yani aile büyüklerim içinde yakinen tanıdığım tek kişi odur, ne başka birinden. Bekaret lafını da hiç duymadım sadece belli bir yaşa geldiğimde annem bana ergenlik hakkında bilgiler verdi. Benim hiçbir zaman evlenmek ve gelinlik giymek gibi de bir kaygım, merakım, düşüm olmadı. Nitekim hiçbir zaman da gelin olmadım. Hiç öyle bir niyetim olmadı halen de yok.
       Kızınız ne yapıyor Fransa’da?
       Kızım okuyor orada, daha doğrusu okuyormuş gibi yapıyor. Bizim ailece bir takıntımız var hiç okunmuyor ama okuyomuş gibi yapılıyor. Oyunculuk yapmaya aday. Tiyatro yapıyor. Onun için benden biraz uzak durmaya çalışıyor. Hem kendi tarzını oturtmak hem de kendi adını kazanmak için. Ağır anneye karşı kendini savunmaya çalışıyor. O Serra Yılmaz’ın kızı olarak anılmak istemiyor ama ben Ayşe Yılmaz’ın kızı olarak anılmaktan gurur duyarım tabi...
       İstanbul’u çok sevdiğinizi sık sık söylüyorsunuz ama tercih yapmanız gerekse nerede yaşamak istersiniz?
       Valla yaşamak için İtalya’yı çok seviyorum. Ben İtalyanca eğitimi almadım yani Fransızcam kuşkusuz İtalyancamdan daha iyi ama İtalya’da daha mutluyum. Toscana muhteşem bir yer. Deseler ki dünyanın üç yerinde ev verilecek biri mutlaka Toscana’da olurdu. Toscana’nın kuzeyini severim ama...
       
 
       
    TOP5 38. Rotterdam Film Festivali başladı  
     
 
  NTVMSNBC KULLANICILARININ TOP 10'u  
 

Bu haberi diğer okuyucularımıza tavsiye eder misiniz?
hayır   1  -   2  -   3  -   4  -   5  -  6  -  7  kesinlikle

 
   
 
 
NTVMSNBC   NTVMSNBC 'ye iyi erisim için
Microsoft Internet Explorer
Windows Media Player   kullanın
 
   
  Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler |
Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları