Home page
Haber Menüsü


Newsweek editörlerinden olan Zakaria için, "21. YY'ın en önemli 21 kişisinden biri" ve "Dünyaya yön veren kişiler arasında" nitelendirilmeleri yapılıyor.
“ABD, Kuzey Irak’ta Türkiye’ye karşı çıkmaz”
NTV’ye konuşan Bush’un dış politika danışmanı Fareed Zakaria’ya göre, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bulunacağı girişimler Kürtlerin olası ayrılıkçı hareketini baştan durduracak
Ahmet Yeşiltepe/New York
NTV-MSNBC
    19 Eylül —  Uluslararası politika alanında dünyada görüşlerine değer verilen çok sayıda araştırmacı, bilim adamı veya gazeteci var . Bunların önemli bir bölümü ABD’de yaşıyor ya da bu ülkedeki akademik çevreler ve düşünce kuruluşlarıyla sürekli dirsek temasında kalıyor. Amerika’da uluslararası politika alanında “efsane” olmak ise kolay iş değil. Yani, rakip sayısında korkutucu bir enflasyona , üzerine görüş bildirecek konu çeşitliliğinde uzun bir listeye sahipsiniz, hele ki “görüşlerinizi satın alan” Amerikalılar olunca!  

   
 
NTVMSNBC Reklam  
 

 


       Fareed Zakaria, New York Times’ın belirttiği gibi Zbigniew Brzezinski ve Henry Kissinger’ın yolunda hızla ilerleyen bir “göçmen diplomat”. The Wall Street Journal onu diğer ikisinden ayıran tek şeyin yaşı olduğunu yazıyor. Newsweek’in Yayın Koordinatörü ve İcra Kurulu Başkanı Richard M. Smith ise onun diğerleriyle ortak en önemli yönünü tek sözcükle özetliyor “efsane” olması. Tabii Brzezinski ve Kissinger gibi Avrupa ekolünden değil ama kendi ekolünü yaratmaya başladığı da bir gerçek.
       28 yaşında Amerika’nın uluslararası politika alanında en önemli düşünce kuruluşu olan Council on Foreign Relations’un başına getiriliyor. Zakaria, kuruluşun yayımladığı aylık “Foreign Affairs” dergisini bir yıl içinde kendi kulvarındaki en çok satan ikinci dergi yapıyor. Yazdığı makaleler tartışmalar yaratıyor, saptamaları projeksiyonları önemli oranda doğru çıkıyor.
       Esquire dergisi onun 21. Yüzyıl’ın en önemli 21 kişisinden biri olacağını yazıyor. The Forbes ise adını “dünyaya yön veren kişiler” listesine alıyor. Ekim 2000’de Newsweek dergisinin Avrupa, Asya, Afrika ve Ortadoğu baskılarının Genel Yayın Yönetmenliği’ne getiriliyor. Derginin satışı bu ülkelerde patlama yapıyor ve Zakaria 3,5 milyon kanaat önderine her hafta makaleleriyle seslenmeye başlıyor. Yine aynı yıl Cumhuriyetçi Parti’nin Başkan adayı George W. Bush’un seçim kampanyasında Bush’un dış politika danışmanlığını yürütüyor. Bush’a uluslararası politika alanında “hızlandırılmış kurslar” hazırlıyor. Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’a göre o, “dünyanın her yeri hakkında inanılmaz bilgiye ve vizyona sahip üstün bir zeka.”
“Başkan’ın geceyarısı telefonla arayıp görüşünü sorduğu, Teksas Austin’deki Valilik Konutu’nda ve Beyaz Saray’da “hızlandırılmış dış politika dersleri” aldığı bu genç adama ne büyük sempati duyduğunu anlatamam. Başkan kadar hepimiz onun görüşlerine büyük önem veriyoruz.”
CONDOLLEZZA RICE
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı
       
       Kendini iç politikada “ılımlı Cumhuriyetçi, muhafazakar Demokrat” olarak tanımlayan Zakaria, dış politikada ise “pro-Turkish” olduğunu söylüyor.
       Üç yıl önce kendisiyle tanıştığım günü hatırlatıyorum, “Ne de çok konuşmuştuk” diyor, “Hep Türkiye’den...”
       Bombay’ın Bel Air’i Malabar Hill’de dünyaya gelen ve politikacı bir babayla gazeteci bir annenin tek oğlu olan Fareed Zakaria İngiliz kökenli bir okulda ilk ve orta öğrenimini tamamlıyor. Babası Kongre Partisi’nde Indra Gandhi’nin yardımcılığını yürüten Rafiq Zakaria, annesi ise The Times of India’nın Pazar Eki yönetmeni Fatma Zakaria. Urdu şiirleri tutkunu, internetin vazgeçilmez gazetesi Slate’de şarap yazıları yazacak kadar “ince merakları” olan, deniz düşkünü bir “göçmen diplomat”... Yale mezunu ve Harvard doktorasına sahip 37 yaşında dünyayı fethetmiş bir “Amerikan rüyası”... İki yıl öncesine kadar ısrarla vatandaşlık almayan ve “zorunlu” nedenlerden Amerikalılığı seçtiğini söyleyen Zakaria, “göçmen olmayı seviyorum” diyor, “içimdeki göçmeni seviyorum, kendini denizlere bırakan ele avuca sığmaz göçmeni”.
       Fareed Zakaria ile New York’ta Eurasia Group’un düzenlediği “Avrasya Zirvesi”nde buluşuyoruz. Irak’ın BM silah denetçilerini koşulsuz kabul edeceğini açıkladığı gecenin sabahında. “Bu defa Irak konuşacağız!” diyor.
       “Başka şansımız var mı” diye yanıt verip ilk soruya geçiyorum:
       
       Bölgede yeni bir gelişme var, Irak’la ilgili...Irak BM silah denetçilerinin geri dönüşünü koşulsuz kabul etti. Sizce bu Saddam’ın yeni bir taktiği mi? Yoksa artık rotasını tamamen değiştiriyor mu?

       
  DİĞER IRAK HABERLERİ
Bush: Zaman tükeniyor
İngiltere'de Irak hazırlığı
Savaşa destek düşüyor
Kürtler yeniden toplanıyor
Iraklı muhaliflerde çatlak

       F.Z: Bu Saddam’ın bir taktik hareketi. Eğer Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği mektuba bakacak olursanız silah denetçilerinin geri dönüşü konusunda koşul öne sürmediğini söylüyor ama bazı pratik düzenlemeleri görüşmek istediğini de ekliyor.Burada kritik soru, bu pratik düzenlemelerin neler olduğudur. Acaba denetim programı içinde yeralan tüm yerleri, bölgeleri denetçilere açacak mı? Örneğin başkanlık sarayları denetlenecek mi? Eski denetim sistemine göre denetçiler bir binaya en fazla sekizer kişilik gruplar halinde girebiliyordu, Iraklılar bunlara sürekli eşlik ediyordu, şimdi çalışmaları engelleyecek hiçbir uygulama ile karşılaşılmaması lazım. Bush yönetimi açıkca eski denetim sistemini istemediğini dile getirdi, hiçbir bina denetim dışı kalmamalı,denetçilerin çalışmaları sırasında hiçbir kısıtlama uygulanmamalı, dedi. Bush yönetimi sadece yeni ve böyle bir denetim sistemine evet diyebilir. Hatırlayın Irak “evet” dedi ama Bush yönetiminin de “evet” demesi gerekiyor.
       
       Sizce şimdi BM’de ne gibi gelişmeler yaşanabilir? Güvenlik Konseyi’nden hala yeni bir karar çıkarılabilir mi, yani Saddam rejimi üzerinde daha etkili olabilecek bir karar çıkabilir mi?

       F.Z: Güvenlik Konseyi şimdi Irak’a yeni bir karar alarak geri dönmeli. Irak denetime hazır olduğunu söylüyor, Konsey de denetimin nasıl olacağını Irak’a söylemeli. Rusların ve Fransızların Amerikan yönetimiyle geniş ve zorlayıcı tedbirleri de içeren bir Konsey kararına, denetim uygulamalarına imza atmaları gerekiyor. Bu tabii ki kritik bir karar. Condoleezza Rice “sıfır hoşgörü” olarak formüle etti bunu, Konsey kararı silah denetçilerine uygulanacak en küçük bir kısıtlamanın savaş nedeni olacağını belirtmeli dedi. Böyle bir gelişme savaşı tetikler.
       
       Silah denetçilerinin bu defa başarılı olacaklarına inanıyor musunuz?
       F.Z: Silah denetçilerinin herşeye ulaşmaları çok zor görünüyor. Irak çok geniş bir ülke, saklamaları gereken şeyler için de vakit kazandılar. Fakat eğer gerçek bir silah denetimi yapmak istiyorsanız bu sadece kuvvetle olur. Bu silah denetçilerine “biz bu bölgede yeteri kadar bilgi sahibi olamadık, ya da buraya girmemize izin verilmedi onun için bu bölgeyi yokedeceğiz” diyebilme şansını verir. Bu da Amerikan yönetiminin istediği... Yani herhangi bir engelleme olursa bölgedeki Amerikan hava üslerinden biri aranır ve “burada yokedilecek bir saha var” denir.Eğer silah denetçilerine “güç kullanma izni” verilirse bu sayede silahsızlanma doğru biçimde sağlanabilir. Buradaki en önemli soru, Saddam’ın bir kenarda oturup silah denetçilerinin “imha” faaliyetlerine izin verip vermeyeceği. Kitle imha silahları bu ülkede son 20 yıldır üretiliyor, son on yıldır da saklanıyor. Son dört yılda ise herşeye yeniden başlanmış olabilir. Bu, silah denetimine ve imhasına milyonlarca dolarlık yatırım anlamına geliyor.
       
       Saddam rejimi devrilirse bu Ortadoğu’nun geleceğini nasıl etkiler? Bölge haritasının Amerika tarafından yeniden çizileceğine inanıyor musunuz, Saddam sonrası rejim nasıl olacak?
       F.Z: Saddam sonrası rejimin bölgeye genel olarak muazzam ölçülerde faydalı olacağına inanıyorum. Amerikan yönetimi tek ve birlik içinde , sınırları korunmuş Irak’tan yana olduğunun sözünü vermeli. Federal bir Irak da olabilir, belki yerel otonomiye (özerklik) sahip, ama şunu da kabul etmemiz gerekir ki Kuzey’deki Kürtler zaten halihazırda yerel otonomiye sahipler. Bu yüzden federal sistemin büyük olasılıkla gerçekleşeceğine inanıyorum. Daha liberal, daha ilerici ve normal ekonomik ilişkilerin yaşanabileceği bir rejim. Ekonomide serbestliğin herkes için çok yararlı olacağına özellikle dikkat çekmek istiyorum, eğer Saddam sonrası rejimle normal ekonomik ilişki sürecine girilirse Kuzey Irak’taki Kürt sorununun da çözüleceğine ve bölgenin istikrara kavuşacağına inanıyorum. Şimdi durum bu bölgede açık ve berrak görüntü arzetmiyor, Türkiye’nin endişeleri bu yüzden fazla. Ancak Saddam rejimi sonrasında bu sorun çözülecek ve otonom da olsa bölge Irak’ın bir parçası olarak kalacak.Sonuçta ortaya sağlıklı bir görüntü çıkacak.
       
       Saddam rejiminin yıkılması Türkiye üzerinde beklenmedik, ters etkiler yaratır mı? Kürtlerin Türkiye’den toprak talepleri gündeme gelebilir mi?
       F.Z: En büyük tehlike Irak’ın birarada kalamaması, parçalanmasıdır. Üçe bölünmüş, iç savaş yaşayan bir ülke büyük tehlikedir. Çünkü Irak bünyesinde kendiliğinden , doğal bir tek ulusu barındırmıyor. İran ya da Türkiye gibi değil , koloniyel (sömürgeci) bir yaratımla ortaya çıkmış. Tehlikenin burada yattığına inanıyorum.1950’lere 60’lara bakalım, elbette bazı kötü örnekler var tarihte ama iç savaşın kaçınılmaz olduğuna inanmıyorum. Yalnız hemen belirteyim ki bu ülkede bir istikrar gücüne ihtiyaç olacak. Amerikan ordusu tüm ülkeyi parçalanmaktan kurtaracak bir askeri operasyon yapabilir, böylece parçalanmaya izin vermez. Bu Amerika için gerçekten çok önemli çünkü burası Afganistan değil, Afganistan El Kaide’yi ele geçirmek açısından önemliydi. Fakat şimdi Amerika’nın yaşamsal çıkarları açısından pek bir önemi kalmadı. Irak uzun vadeli yatırımdır ki Başkan Yardımcısı Chenney de zaten bunu vurguladı. Irak’ta uzun süre kalmak gerektiğini bu yönetim iyi biliyor. Tüm bunların ışığında, senaryonun Türkiye açısından olumlu olduğunu söylemek kehanet sayılmamalı.
       
       Amerikan yönetimi gerçekten de Irak’ın parçalanmamasını istiyor? Yani, bunu engellemek için daha neler yapabilir?
       F.Z: Sanırım Amerikan yönetimi şu iki şeyi yapmalı; Kuzey’deki Kürtlerin Irak’tan kopmak istemeleri halinde buna asla izin vermeyeceğini söylemesi. Eğer bağımsızlık ilan ederlerse bunu asla desteklemeyeceğini açıklaması. Sadece kendi başlarına, başlarının çaresine bakabilirler. Eğer Türkiye bölgede bir girişimde bulunmak isterse ABD buna hiçbir şekilde karşı çıkmaz. Sanırım bu çok güçlü bir tavır olur ve Kuzey Irak’taki Kürtlerin olası bir ayrılıkçı hareketini baştan durdurmuş olur.ABD’nin yapacağı ikinci şey ise kendisinin yapacağı askeri operasyondur. Irak’a çok büyük sayıda bir askeri güçle girmek . Bu, ülkede ayrılıkçı bir hareketi ve yerel gelişmeleri kontrol altına almak anlamına gelir. Eğer Irak’a 200 bin askerle girerseniz, eğer devasa bir güçle hareket ederseniz Kuzey ya da Güney’deki küçük grupların ayrılıkçı hareketlerini ve bağımsızlık ilanı düşüncelerini baştan siler atarsınız. Böylece sözün yetmediği yerde eyleme de girişmiş olursunuz.
       
       Irak’ta Saddam Hüseyin’e alternatif bir lider görüyor musunuz?
       F.Z: Bunu söylemek gerçekten zor. Irak 30 yıla yakın totaliter bir rejimle yönetiliyor. Saddam Hüseyin kendisine halef olma arzusunda kim varsa, ne kadar potansiyel lider varsa öldürdü, ağır biçimde cezalandırdı veya hapse attı. Fakat Irak geniş ülke, topraklarında tarihten gelen zengin bir yönetim geleneği de mevcut, mutlaka birileri çıkacaktır. Bunu Saddam’ın etrafında aramak yanlış olur, onun çevresindekiler gerçekten hastalıklı insanlar. Zaten o da etrafında kendi yerine geçme arzusundakileri öldürdü.
       
       Irak Ulusal Kongresi hakkında ne düşünüyorsunuz?
       F.Z: Kongre’nin hukuki bir altyapısı ve demokratik niteliği var. Bu nedenle Saddam sonrası Irak için elbette doğru bir tercih, doğru bir seçim olabilir. Tabii bu bir olasılık, unutmayalım ki daha çok sayıda olasılık mevcut. Ben kişisel olarak Irak’ın en az 3 yıl süreyle BM koruması olması ve onun mandası altında yönetilmesinden yanayım. Bu süre içinde ülkede demokratik kurumlar oluşturulur ve bence özgür ve çağdaş bir Irak için en uygun tercih başlangıçta budur. Anayasal niteliği olan, sivil toplum yapısının inşa edildiği ve hukuka dayalı bir rejim demokrasiyi, demokrasi geleneğini oluşturmaya başlar. Benim önerim BM’nin bunların inşa edilmesine önayak olması. Bu şekilde Irak halkının seçimler için de bol zamanları olacak.
       
       Newsweek’in son sayısında, kapakta “ABD Saddam’ı nasıl yarattı” diye sormuş ve yanıtlar aramışsınız. Niçin ABD’nin Saddam’ı hangi amaçla yarattığını sorgulamadınız? Gerçekten de sizce Saddam’ı ABD niçin yarattı?
       
       F.Z: Bizler bazen ABD’nin gücünü abartıyoruz. Ortadoğu’daki insanlar ise bu abartıyı fazlasıyla yaparlar, çok zaman... Biz aslında bunu başlığımızda da vurgulamak istedik, çünkü Saddam’ı ABD yaratmadı, sadece ona yardım etti. 1980’de gayet basit bir nedeni vardı, Saddam dini amaçlı devrim yaptığını iddia eden İran’la savaşıyordu. İran Amerikan vatandaşlarını rehin tutuyordu ve anti-Amerikan devrim söylemiyle de dünyada, özellikle Ortadoğu’da kendine inançlı yandaşlar arıyordu. O dönemde İran Amerika’nın ölümüne düşmanıydı. Irak ise bu çılgın tehdide karşı savaşıyordu ve ABD’nin Irak’a destek vermesi kaçınılmazdı. Sanırım şu söyleyeceğim hata olmaz, dış ilişkilerde gerçeklik her zaman değişime uğrayabilir. Örneğin bir dönem Sovyet tehdidinden kurtulmak için Afgan mücahitlerini desteklersiniz, ama gün gelir onlar size değil El Kaide’ye destek verirler, hem de size karşı. Belki bunu tahmin edemez, öngöremezsiniz ama dış politikanın bu gerçeğini kabullenmek zorundasınız, yani her çözdüğünüz bir problem yenilerini yaratabilir. Öncelikle bunu kabullenmek durumundasınız.
       
       Son makalenizde “Chenney ve Rumsfeld’in gerçek hedefi Irak diktatörü Saddam değil, Colin Powell’dır” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
       F.Z: Bush yönetiminde aralarında gerçek anlamda derin görüş ayrılıkları bulunan gruplar var. Bu sadece olaylara ilişkin değil, dünyaya bakışları da tamamen farklı insanlardan oluşuyor Bush’un ekibi. Rumsfeld ve Chenney Irak’la diplomatik yollardan mücadaleye karşılar. Powell ise onun yerine Bizans oyunlarının oynandığı görüşme masasına oturmak istiyor. Bu belki barışçıl bir yol olarak görülebilir ama karşı tarafın acıması yok. Rumsfeld ve Chenney çok iyi biliyorlar ki eğer silah denetiminin ayrıntılarını konuşmaya kalkarlarsa Ruslar ve Fransızlarla pazarlık masasına oturmak zorunda kalırlar. Sürekli taviz vermek durumunda kalabilirler, hem de hiç ilgisi olmayan cephelere karşı. Powell’ın görüşme masası tutkusunun önüne geçmek istiyorlar, taviz vermeden en sert Güvenlik Konseyi kararını çıkarıp bunu Irak’a uygulatmak istiyorlar. Görüşme masasına oturup işin pazarlığa dökülmesinden yana değiller.Bu açıdan bakıldığında hedef Powell, yani Powell’ın görüşme yanlısı tutumu ve bu konuda uluslararası kamuoyuna sürekli açık vermesi. Rumsfeld ve Chenney bundan endişe ediyorlar ve sadece Irak konusunda değil başka uluslararası konularda da Powell’ın bu tavrının önüne geçmeye çalışıyorlar.
       
       Bush yönetiminin Irak konusunda kendi politikasını dünyaya iyi anlatabildiğini, açıklayabildiğini düşünüyor musunuz?
       F.Z: Sanırım Bush yönetimi sözlerden çok eylemle kendisini ifade ediyor, bu yola sıkça başvuruyor. Bence Bush’un BM’de yaptığı konuşma açıklayıcı olmakla beraber son derece kararlı ve sert bir üslubu içermesi açısından da başarılı sayılabilir. Irak’ın uluslararası hukuku ihlal ettiğini, bu şekilde ABD’yle değil dünyayla eğlendiğini gayet açık bir biçimde anlattı. Bu ifade biçimi Irak’a karşı yasal, politik ve ahlaki sorumluluğun yerine getirilmesi amacını taşıyordu, Başkan Bush bu sorumluluğu hatırlattı dünyaya. Irak’ın yeryüzündeki belki de en hukuk dışı rejimle yönetilen ülke olduğu bir kez daha anlatılmalıydı. Bu konuda ABD’nin üzerine düşen görevi yerine getirdiğine inanıyorum. Tüm kanıtlar ortada, şimdi iş sadece bunları biraraya getirip dünya kamuoyuna aktarmada. ABD bunu daha önce yaptı, kimileri gördü ve anladı, kimileri ise görmezden anlamazdan geldi.
       
       ABD’nin “yeni dünya düzenine” alternatif bir hareket oluşabilir mi? Bu hareket nereden başlayabilir?
       F.Z: Sanırım insanlar artık durumu anladılar. Bazıları yeni bir hareket içindeydi ama bunun umutsuzca bir girişim olduğunun farkına vardılar. ABD şu anda dünya tarihinde hiçbir ülkenin sahip olmadığı güce sahip. Ben bunu bir gerçeğin altını çizmek amacıyla söylüyorum. Amerikan ekonomisi büyüklük sıralamasında kendisinden sonra gelen 3 ülkenin toplam iş hacminden daha fazlasına sahip. Askeri alanda ise toplam 20 ülkenin askeri gücüne eşit düzeyde. Dünyanın birçok yerinde askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel varlığını hissettiriyor. Bu durum değişmeyecek. Teknolojik gelişme süreci bu şekilde devam ettikçe, Amerika’nın dünya ekonomisinde ağırlığı devam ettikçe ve bu iki unsurun avantajlarını kullanmayı sürdürdükçe mevcut durum değişmeyecek. Bu açıdan size dönmek istiyorum, yani Türkiye’nin durduğu yere. Siz şu anda mevcut durumdan en iyi yararlanan ülke konumundasınız. Dünyanın en güçlü ülkesinin en çok güvendiği müttefiği konumundasınız.
       
       Bazı çevreler, ki aralarında bazı düşünce kuruluşlarının uzmanları önde geliyor, sizi “pro-Turkish”, Türkiye modelini fazlasıyla öven biri olarak tanımlıyorlar. Gerçekten siz pro-Turk müsünüz?
       F.Z: Evet, ben kesinlikle bir Türkiye sevdalısıyım. Türkiye’ye bakınca ABD’nin çok iyi müttefiği, onlarca yıldır büyük bir sadakatla bağlı bir dost ülke, İslam dünyasına model çağdaş bir ülke görüyorum. Kendisi gibi gelişmekte olan ülkeler arasında ekonomisini ve toplumsal dinamizmini daha fazla modernleşmeye yönlendirmiş bir ülke. Bence geleceğe umutla bakmamızı sağlayan, cesaret verici nitelikleri var. Belki mükemmel bir demokrasisi yok, ya da ekonomide harikalar yaratmıyor ama hayal kurmamızı, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan gelişmeler kaydediyor. Türkiye’yi gelişmekte olan ülkelerden bazılarıyla kıyaslıyorum, bence üstün yönleri fazla, izlediği yolu cesaret verici bulduğumu tekrarlamalıyım. Türkiye’nin AB’ne üyeliğini kuvvetle destekliyor ve bunun kısa sürede gerçekleşmesini umut ediyorum. Bu sadece Türkiye açısından değil AB açısından da çok olumlu sonuçlar verecek bir bütünleşme, bir başlangıç olacak.
       
       Ortadoğu’da, İsrail-Filistin sorununda nereye gidiyoruz, sizce bundan sonraki aşama nedir?

       F.Z: İsrail-Filistin sorununun kısa zamanda ve kolay çözüme kavuşacağını sanmıyorum. İki tarafta da artık sorunu çözmek isteyen insan pek göremiyorum. Trajik bir olgu ama bunu gerçekten isteyen insanların sayısı öylesine az ve bu tarz insanların etkisi o kadar zayıf ki...Filistin tarafında Arafat’ın sorunlara kökten çözüm bulma arayışı içinde olduğunu sanmıyorum. Filistin’de yeni bir liderin yeni bir başlangıç için iyi olacağı düşüncesindeyim. Fakat İsrail’de de Sharon’un çözüm adamı olduğu inancında değilim. Bu aşamada sadece bekliyoruz, ne yazık ki durum böyle... Ancak şimdi ABD devreye her zamankinden daha fazla istekli ve kararlı biçimde girebilir. Bence yapılması gereken tek şey Başkan Bush’un harekete geçmesi. Fakat biliyorum ki bu alanda benim görüş ve telkinlerime kulak verme niyetinde değiller. Çünkü burada farklı dengeler var. Bush yönetimi Ortadoğu konusunda benim tavsiyelerime başvurmaz, işte bunu iyi biliyorum.
 
       
    TOP5 İsrail hücum botu Gazze kıyısını vurdu  
     
 
  NTVMSNBC KULLANICILARININ TOP 10'u  
 

Bu haberi diğer okuyucularımıza tavsiye eder misiniz?
hayır   1  -   2  -   3  -   4  -   5  -  6  -  7  kesinlikle

 
   
 
 
NTVMSNBC   NTVMSNBC 'ye iyi erisim için
Microsoft Internet Explorer
Windows Media Player   kullanın
 
   
  Ana Sayfa | Güncel | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür & Sanat | Spor | Hava Durumu | Haber Özetleri | Arama | NTVMSNBC Hakkında | Yardım | Spor Yardım | Tüm Haberler |
Araçlar | NTVMSNBC Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları