|
Güncelleme: 12:00 TS 13 Eyl., 2002
|
| |
| CNBC-E |
DYP
|
|
| DYP Genel Başkan Yardımcısı Ufuk Söylemez, partisinin ekonomi politikasını CNBC-e canlı yayınında anlattı.
|
|
|
CNBC-e: Aslında ekonomi konuşacağız ama önce siyaset sormama izin verin. Beklenen bir hareket oldu. Kemal Derviş, önce yola birlikte çıktığını söylediği üçlü yapıdan ayrıldığını ve YTPye de katılmayacağını açıkladı. Öncelikle soldaki bu yeni oluşum aracını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ufuk Söylemez: Tabi merkez sağda bir köklü parti olarak biz ilgiyle, biraz da eğlenerek izliyoruz. Tabi Sayın Dervişin siyaset dışından gelip, parlamentoyu bypass ederek, Türkiyede demokratik teamülleri de yok ederek, bakanlığa atanmasına biz itiraz etmiştik. Teknik olarak saygın bir insan olabilir. Ama Türkiye her şeye rağmen bir muz cumhuriyeti değildir, olmamalıdır. Kendisinin siyasette hiçbir deneyimi olmamasına rağmen, Türk siyasetinde bana göre hiç emeği olmamasına rağmen... Yani bu ülkede rahmetli Menderes, idam edilmiştir. Milletin oylarıyla seçilmiş bir başbakanı bu ülke idam etti. Ara dönemler yaşandı. Partiler kapatıldı. Büyük demokrasi mücadeleleri oldu. Teşkilatlarıyla, tabanlarıyla, siyasal fikirleri, ideolojileriyle insanlar demokrasinin standardını yükseltme mücadelesi verdiler bu ülkede. Bunların hiçbir aşamasında Sayın Derviş yoktu. Tabi biraz kendisinde kabahat. Biraz da ona gönüllü müritlik yapanların da teşvikiyle. Ekonomide getirildiği tarafsız makamını sanki çok yetkin bir siyasetçiymiş, siyaseti tanzim etmek gibi kullanmak istemesini ben yadırgadım, ayıpladım şahsen. Yani, bütün siyasete karşı haksız bir rekabet oldu. Ama maalesef bazı şeyler dendi, inanılmaz bir prim aldı. Yani, ekonomi bakanına nasip olmayan süre, 18 ay boyunca ekonomi bakanlığı yaptı. Türkiyeyi getirdiği nokta, bana göre çıkmaz sokaktır. Patinajdan ibaret. Şimdi bu şartlarda çıkıp da ben, solun partilerini toparlayacağım. Sol partilerle IMF programı çatısı altında toparlayacağım gibi bir yaklaşımın hem gerçekçi olmadığı hem de aşırı abartılı bir hedef olduğunu düşünüyorum. Tabi ki başkasının faaliyetleri bizi çok da enterese etmiyor. Biz, Türkiyenin meselelerine kadro, program, ekip, tecrübe diye bakarız. Yani, bir şahsın peşinde giden bir ülkenin de istikbalinin iyi olmadığını düşünürüz.
CNBC-e: 4 Kasım sabahı iktidara geldiniz, iktidar ortağı oldunuz. DYPnin ekonomi programında öncelikli hedefiniz ne olacak?
Ufuk Söylemez: 4 Kasımda iktidara gelebilmek, demokratik hukuk yollarından yapılacak bir erken genel seçimde milletin rahatlaması demektir. Bugün Türkiyenin en önemli sorunu bana göre kredibilite meselesidir. Yani, biz, itibar ve itimat telkin etmeyen bir siyasal iktidarla, yani kredibilite kaybetmiş ekonomiyle arkadaşlarımız daha da iyi bilir bu kelimeyi, kredibilitesi olmayan bir iktidarla fazla yol alınamayacağı kanaatindeyiz. Zaten bugün yaşananların önemli bir bölümü de bundandır. İşin psikolojisi bundandır. Geleceğe uzun vadeli bakamamak da bundandır. Yabancı sermayenin gelememesi de bundandır. Birçok şey bundandır. Dolayısıyla biz, milletten oy ve yetki almış bir iktidar olarak geldiğimiz zaman zaten önemli bir moral destek ve kredibiliteyle beraber işe başlayacağımızı varsayıyoruz ki işin doğrusu budur. Elbette vizyon ve tecrübenin birarada olduğu, ciddi, iyi dizayn edilmiş bir programla milletin karşısına çıkacağız. Zaten bu seçim kampanyası başladığında göreceksiniz, hemen hemen her gün sağlıktan eğitime, adaletten ekonomiye kadar her alanda DYP olarak yaptığımız hazırlıkları, çözüm önerilerini, hatta kararnameleri, hazırladığımız konuları milletimizle paylaşacağız. Şimdi Türkiye öyle bir moral bozukluğu içinde ki. Yani, rekabet gücünü kaybetmiş, teşebbüs gücünü kaybetmiş. En önemlisi moral gücünü yitirmiş vaziyette. Bunlar mutlaka iyi dizayn edilmiş bir programla, ehil kadrolarla. Bakın yeni demiyorum. Elbette yenilenmek lazım, yeni kadroları da siyasete dahil etmek lazım, bunda hemfikirim. Ama ülke yönetmek, devleti yönetmek, hele böyle sorunları olan, böyle bir riskli coğrafyada, hele böyle dinamik nüfusu olan, hele bu kadar ekonomik derin meseleleri olan bir ülkede öyle bir kişinin mucize yaratacağı veya üç aylık dernek tipi partilerin geçmişi olmayan, programı olmayan partilerin halledebileceği, omuzlayabileceği bir Türkiye yok karşımızda. Bu iş gerçekten köklü, sosyolojik tabanı olan, geçmişten bugüne... Yani dünde olan gelecekte de olabilecek, programıyla kadrosuyla siyasal kadroların eseridir. Dolayısıyla biz DYP Ar-Ge biriminde, 99 seçimlerinin hemen ertesinde, zaten ekonomi profesörü olan Sayın Çillerin liderliğinde 100ü aşkın Ar-Ge elemanıyla. Bunlar arasında uzman siyasetçiler var, akademisyenler var, eski-yeni bürokratlar var. Her konuda kendini kanıtlamış insanlarımız var. Gece gündüz bir program hazırladık. Yani, bir genel denge modeli çerçevesinde. İyi dizayn edilmiş bir programla. Arz yanlısı bir ekonomik anlayışla. Elbette bugünkü programın ve bugünkü uygulamaların tamamen aynısını takip etmeyecek bir anlayışla. Tabi ki bu çok nettir. Bizim kendimize özgü açılımlarımız, bugünkü D planının, C planının olması gereken durumlar var, herhalde onları açacağız. Hem bu programı tecrübeli kadrolarımızla hem hazırlıklarımızı iyi düzenlenmiş genel denge modeli içinde hayata geçireceğiz. Büyüyen bir Türkiye, reel sektörüyle, finans sektörüyle ayağa kalkan bir Türkiye yaratacağız, mutlaka...
CNBC-e: Tahmin ediyorum ki uzun bir aradan sonra DYP şimdi yeniden hükümet etme heyecanı içerisinde. Açıkçası ilk önceliğiniz kredibiliteyi yeniden temin etmek olacak gibi gözüküyor. Peki, 57. hükümetin programını çok sık eleştirdiniz. Belki anamuhalefet partisi olmanın gereği olarak da bunu yaptınız. Ama daha somut olarak ortaya koyabilir miyiz? Örneğin bir ekonomik programın belli bir aşamasına gelindi. Ve siz eğer devralırsanız, oldukça kritik bir dönemeçte devralacaksınız. En başta hep konuştuğumuz borçlar sorunu var. Daha somut olarak bu konularda, belki de başlıklarıyla neler planlıyorsunuz?
Ufuk Söylemez: Bizim bugünkü siyasal iktidar ve uygulanan programla temelde ters düştüğümüz nokta. Biz, arz yönlüsü, büyümeyi, reel sektörü öne alan bir odak planlıyoruz. Bugün Türkiyede talebi kısan, alım gücünü, rekabet gücünü yokeden politikaların ülkeye bir şey vermediği ortada. Şimdi IMF ve Dünya Bankası ile DYP siyasal kadroları defalarca görüşmüş, hatta stand-bylar imzalamıştır. Yani, IMF, Dünya Bankası ve uluslararası kredi kuruluşlarıyla müzakere süreçlerini ve bu konuda Türkiyenin çıkarlarını gözeten anlaşmalara yabancı bir ekip değiliz. Zaten bu çağda, Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası kredi kuruluşlarını, ideolojik ve kategorik olarak reddetmek çağdışı bir yaklaşım diye düşünüyorum. Ama bugünkü hükümetin yaptığı gibi, Sayın Dervişin yaptığı gibi Türkiye gerçeklerden kopuk, içine insan konmayan programlarla Türkiyeyi bir çıkmaz sokağa götürmek, bir anlamda teslimiyetçi, güdümlü bir tavra girmek de Türkiye gerçeklerine uygun değil. Biz, sağduyulu, ortayolcu bir anlayışla, makul bir çizgide ve bu konuda geçmişten beri deneyimi olan bir kadroyuz. Yani IMF ile müzakerelerde bulunmuşuz. Sayın Çiller bulunmuş, ben ekonomi bakanıyken bulunmuşum. Bugünkü programı yürüten Hazine Müsteşarı, Merkez Bankası Başkanı, bizim bakanlık yaptığımız dönemlerde müsteşar yardımcısı, Merkez Bankası başkan yardımcısı pozisyonlarla bizlerle beraber bu müzakerelere katılmışlardır. Dolayısıyla bizim ne öyle radikal çıkışlar yapmamız, ne beklenmeyen tavırla yapmamız beklenmemeli. En azından bu soru DYP açısından bilinmeyen bir soru değil. Şimdi, IMF ve Dünya Bankası politikaları 1999 yılında Türkiyede enflasyonu kontrol altına almak, ülkeye refah getirmek amacıyla uygulanmaya konuldu. 99 Aralığını hatırlayın. Müthiş bir pembe rüzgâr esiyordu, herkes mutluydu. Bizler bile ihtiyatlı, iyimseriz, demiştik. Ama o program, Türkiyeyi yanlış yere sürükledi. Eleştirdik, doğrudur, bizim görevimizdir. Dedik ki, kur çıpası bu ülkede devalüasyonu biriktirir, kura baskı yapar ve büyük felaketlere sebep olur, ithalatı patlatır. İnsanlar gider araba alır, tüketici kredisi kullanır, sonra bunu ödeyemez. İşinden mesleğinden olur. 99u hatırlayın, bütçe görüşmelerini, bu programa ilişkin Sayın Çillerin ağır bir konuşması var. Benim ekonomi sözcüsü olarak yaptığım ikazlar var, hiç dinlemediler. Ne B planı, ne C planı olmadı. Dolayısıyla Türkiye, 2000 yılında maalesef ne ödemeler dengesi sorunu varken, ne döviz krizi yaşanmışken, bizzat programın sebep olduğu krize gitti. Neydi krizin temel sebebi. Bir, Türkiye gerçeklerine uymaması. Temelde de kur çıpası kullanılan hatalı bir kur rejimiydi. Bunun böyle olduğunu söyledik.
CNBC-e: Arz yönlü ekonomisine yoğunlaşabilirsek, ne yapacağınızı açıkça söyler misiniz?
Ufuk Söylemez: Yani, sabit kur rejimi ne kadar yanlışsa, bugün uygulanan dalgalı kur rejimi de o kadar yanlıştır. Yani, Türkiye, bir uçtan bir uca savrulmuştur. Yarın kurun ne olacağını bugün Türkiyede ne ithalatçı ne ihracatçı bilmiyor. Bugün kur, faiz ve enflasyon arasında o sağlıklı ilişki ve denge kurulamadı. Türkiye, bugün reel sektörünün kredi alamadığı bir finansman sektörüne sahip. 25 bankası gözden çıktı. 50 yıllık, 60 yıllık bankalar kapandı, batma noktasına geldi. Ama Türkiyede finans sektörü hâlâ sorunlarını çözmüş, donuk, aktif meselelerini çözebilmiş, ya da yeterli sermaye rasyolarına kavuşabilmiş gözükmüyor. Şimdi reel sektör çaresiz. Eximbank, reel sektöre kredi verecek banka bulamaz halde. Ve bugün Türkiye, yüzde 10 ile IMFden borçlanmış. 20-30 milyar dolar borca rağmen Türkiyede büyüme sağlanamamış. Türkiyeye yabancı sermaye gelmemiş. Eğer geçen programlar, bugünkü program doğru olsaydı, gerçekten Türkiyenin yararına olsaydı, Türkiyeye ilave 1 dolar yabancı sermaye gelirdi. Hiç değilse 2002 yılında. Bakın, bir rakam vereyim. 2002 yılında Türkiyeye doğrudan gelen yabancı sermaye yatırımları, son 10 yılın bugün itibariyle en düşük düzeyinde. IMF programını böyle uyguladığınız takdirde size yabancı sermaye filan gelmiyor.
CNBC-e: Biraz önce söylediğiniz çok doğru. 1994 yılından bu yana dünyaya bakıldığında doğrudan sermaye yatırımları tüm dünyada artmış, Türkiyede azalmış. Ama 1994 yılından bu yana sürekli bir düşüş var. Belki bir siyasetçiye sorulmayacak bir soru ama herkes herşeyi çok doğru yaptığını söylüyor. Ama geçmişte yapılmış bazı hatalar var. Siz, bugün, biz geçmişte şu hatayı yaptık, bugün bu hatayı yapmayacağız, bunu şöyle değiştireceğiz diyebiliyor musunuz? Böyle bir söyleminiz olabilir mi?
Ufuk Söylemez: Elbette. Geçmişten ders almayan, deneyimi ve tecrübesi olmayan siyasal kadroların gelecekte hata yapma riskleri yüksektir. Bakınız bizim kadromuzun bir 5 Nisan deneyimi var. Belki siz ona atıfta bulunmak istediniz. Yani 5 Nisan kararlarıyla bozulan dengeler hızla düzeltilecek. TLye istikrar kazandırılacak. İhracat artışı sağlanacak. Kriz yönetmek de aslında bir siyasal kadronun hazır olması gereken bir şeydir. Türkiye, bugün 1994 krizini hatırlayın, altı ayda aşabildi. Ve 1995, 1996, 1997de ortalama yüzde 7.7 idi o üç yılın ortalamasında. İhracat yine o üç yıl boyunca 14.4 arttı. Bugün ihracata bakın, yerinde sayıyor. Geçen seneyi filan saymıyorum. Bu sene yüzde 5i aşamıyor. Yani, Türkiye, doğru politikalar uyguladığı takdirde, geçmişten ders alarak uyguladığı takdirde, elbette buraya gidecektir. Ama bugün dengeler o kadar bozuldu ki.Türkiyede Maastricht kriterlerine uyan birkaç göstergemiz vardı. Bunlardan biri kamu iç ve dış borçlarının GSMHya oranının yüzde 60ını aşmaması gerekiyordu. Yani, bugün Avrupa Birliği üyesi olsanız, 4-5 Maastricht şartından biri bu. Bu rakam Türkiyede hiçbir zaman yüzde 60ı aşmadı. Ne zamana kadar, 1997ye kadar. Biz ayrılana kadar. Ondan sonra anormal bir borçlanma politikasıyla, 4 katrilyon olarak 1997 haziranında bıraktığımız iç borçlar, bugün 126 katrilyona geldi. 126 katrilyon iç borcun yüzde 28i de maalesef tam anlamıyla dolarizasyon kokuyor. Yani, bugün Türkiyede tasarruflar bir anlamda uluslararasılaştırılıyor. Türkiye ve Hazine en büyük kur riskini taşıyan bir noktaya geldi.
CNBC-e: Söylediğiniz doğru. Şu anda bakıldığında Hazine rakamları en son 2001deki GSMHya oranı, toplam stoğun yüzde 68 civarında. Ancak yine önümdeki tabloya bakıyorum. 1985ten başlıyorum. Yüzde 19.7den, siz, örneğin 1991e baktığınızda, yüzde 17.3müş. Bu yüzde 17.3, 1997 sonunda yüzde 21.4e artmış. Demek ki sizin döneminizde de bir yükseliş yok mu? Geçmiş yaşananlar açısından...
Ufuk Söylemez: Eğer bizim dönemi tartışacaksak, ama bu dönem hem milletten oy ve yetki almıştır, 1995 ve 1999 seçimlerinde gitmiştir. Ama şu tabloyu gören insanların, iç borç stokunun GSMHya oranı. Şimdi buradaki sizin söylediğiniz 17 rakamları, 14 rakamları, makul bir seviyeye işaret etmektedir. Yani çevrilebilir borçlanmadır. Bıçak sırtı borçlanma değildir. Ama bugün baktığımız zaman iç borçların GSMHya oranı yüzde 68dir. Cumhuriyet tarihinde böyle birşey yaşanmadı. Bununla 1994ü kıyas etmek, gerçekten hem mantık olarak hem vicdan olarak mümkün değil. Türkiye, son üç yılda cumhuriyet tarihinin en ağır borçlanmasına sokulmuştur. Büyüme olmamıştır, ihracat artmamıştır.
CNBC-e: Siz ne yapacaksınız? Programın 17 dakikası geçti hangi ne yapacağınızı duyamadık. Onun için endişe ediyoruz. Süremizden de çok yiyoruz. Hakikaten duymak istiyoruz borçlanma programındaki önerilerinizi?
Ufuk Söylemez: Türkiye, bu borç kısır döngüsüyle, bu borç politikasıyla bir yere varamaz. Genel denge modeli deyin. Modeli hazırladık biz. Yani, nereden ne kaynak bulacağız, ne yapacağız. Mesela çok basit bir şey söyleyeyim. Bu tabi, Eximbank kredileri veya küçük ve orta boy işletmelerin ayağa kaldırılması veya reel sektöre kredi verilmesi. Döviz munzam karşılıklarını bir miktar aşağı çekme olabilir. Eximbankın bankalara kullandırdığı şartlarda bir değişiklik yapılabilir. Bir kambiyo borsası yoluyla, kur rejiminde bir iyilik getireceğiz. Mesela bugünkü kur rejimini beğenmiyoruz. Hem yarın ne olacağı belli değil. Biz gerçekçi kur, reel kur dediğimiz bir kur endeksini düşünüyoruz. Ne zaman? Bunu geçmişte uyguladık. Yani, enflasyon ve devalüasyonun tahmin edilebilir bir noktada götürülebildiği bir kur rejimi. Ne sabit kur yanlışına gideriz, ne dalgalı kur yanlışına düşeriz. Gerçekçi reel kur anlayışı. Bakın bugün vergi oranları ödenemiyor. Ne kadar ödenmemiş vergi var? Yaklaşık 12 katrilyon. Bunun ne kadarı faizle var. Yaklaşık 7 trilyon. Devlet bunu tahsil edemiyor. İnsanlar bunu ödemediği için icralık olmuş. Bankadan kredi alamıyor, üretim yapamıyor. Ciddi bir vergi barışı, yani matrah affıyla, stok affıyla hatta sicil affıyla, binlerce insan. Bakın 1 milyon 199 bin senet protesto olmuş. 1 milyon 100 bin çek karşılığı yazılmış. Bunlara bir mali sicil affı. Ekonomide kuruyanın tekrar canlanması lazım.
CNBC-e: Hattımızda, yurtdışından bir konuğumuz olacak. Türkiye analisti Zekeriya Öztürk soru sormak istiyor.
Zekeriya Öztürk: İç borç stokunun döndürülmesiyle ilgili olarak Sayın Dervişin şu ana kadar yaptıklarından farklı olarak ne yapmayı planlıyorsunuz?
Ufuk Söylemez: İç borç stokunun döndürülmesiyle ilgili olarak Sayın Dervişin yaptıklarından farklı yapacak çok şey var. Örnek olarak dolara endeksli ve dolarizasyon getiren ve Türkiyede kur riski beklentisini yükselten borçlanma politikasından vazgeçeceğiz. Yani, Türkiye, kendi milli parasından borçlanamadığı sürece bugün kur riskini üzerinde hissedecektir. Bakın, bugün Arjantinde aynı şey yaşandı. Tasarruflar, uluslararasılaştırıldı. Arjantinde bankalar kapısına dikilen insanlarla dolu bugün. Türkiyede bugün bankalarda döviz tevdiat hesaplarının yüzde 55i tarihinde hiç olmadığı kadar dolar, döviz üzerindendir. Türkiyede para ikamesi dolara ters dönmüştür: Şimdi bu borçlanma politikası bunu teşvik ediyor. Enflasyon bu mücadelede bizim mesela 1996da başarıyla uyguladığımız Tüfes modeli dediğimiz bir model var. Orada risk primi gözükür. İnsanlar enflasyona karış korunur. İki yıl vadeli borçlanmayla yapabiliyorduk. Hem de o zaman arkamızda böyle 350 kişilik bir destek, IMFden alınan 30 milyar dolar yoktu. Biz beş kuruş IMFden para almadan bunu çevirebildik. Türkiye, mutlaka kamu kesimindeki o hantallığı, şişkinliği, kadrosuyla, bürokratik harcamalarıyla, özelleştirmeleriyle, yani bugün taş kömürü kurumundan demiryollarına kadar zarar üreten işletmeci KİTlerini sil baştan ele alacak adımlar atmalıdır. Bu gerçekten bir yandan ekonomik büyümeyi, arzı arttıran, bir yandan da kamu kesiminde ciddi bir harcama reformunu gündeme getiren, öte yandan da yüksek vergi oranı değil, ödenebilir, makul, adaletli, tabana yayılan bir vergi ödemesiyle insanların vergiden kaçınmasını önleyecek, kayıt altına girilmesini teşvik edecek tedbirler. Bunların hepsi bir model bütünüdür. Tek başına borçlanmada, şunu yapacağım derseniz, sağlıklı olmaz. Borçlanma kur rejimiyle, kamu reformuyla, KİTlere yönelik reformlarla özelleştirmeyle, hepsiyle bir bütün, bir genel denge modeli içinde kredibilitesi olan bir ekip tarafından yapılacaktır. Aksi takdirde Türkiye borçlanmada duvara dayanmıştır. Türkiye, nasıl ödeyecek dış borcunu? Dövizi nasıl sağlayacak? Dış borçlanmada duvara dayanmışsınız. İç borçlanmada öyle. Nereden gelecek? Yabancı sermaye gelecek. Peki, yabancı sermaye, son 10 senedir, 20 senedir, 1 milyar doların üzerinde gelmiyor. Son iki-üç yıldır IMFden 30 milyar dolar borç alınmasına daha da gelmiyor. Peki, nasıl yapacaksınız? İhracatı arttıracaksınız. Hangi kur rejimiyle? Bu kur rejimiyle artar mı ihracat? Bu güvensizlikle artabilir mi? Mümkün değil. İhracatçı yarını göremiyor. Tahmin edemiyor.
CNBC-e: Biraz önce dediniz ki, büyük kısmı dövize endekslendi. Biz kendi paramız cinsinden borçlanacağız. Şimdi rakamlara bakıyorum. Haziran 2002 rakamları değişken faizli. Yani, biraz önce sizin tüfeye endeksli dediğiniz esasında şu anda da verilen 3 aylık referans bono ihaleleriyle yapılan borçlanma aşağı yukarı yüzde 48 civarında. Yani, yine büyük kısmı esasında TLye endeksli. Sabit kısmı yüzde 22. Döviz ve dövize endekslisi de yüzde 30lar civarında borçlanmanın.
Ufuk Söylemez: Bu rakam yüzde 8di. Döviz ve dövize endeksli olan kısım.
CNBC-e: Yani, sizin bu kompozisyonu değiştirmeniz için, TLye yüklenebilmeniz için ya bir kaynak bulmanız lazım ya da TLde faizleri çok düşürmeniz lazım. Çünkü döviz tarafında maliyetler çok düşük. Nasıl hemen TLye borçlanabileceğiz?
Ufuk Söylemez: Bakın, bu mantık yanlış. Ben bir kaynak bulacağım da borçlanmayı azaltacağım lafını söyleyen bir iktisatçıdan şüphe etmeniz lazım. Böyle bir şey olamaz. Bakınız, Türkiyenin borçlanma gereğini azaltacak adımları atacak programı uygulamazsanız, yani ihracatı arttıracak doğru kur rejimini uygulamazsanız, reel sektörü üretim ve istihdama teşvik edecek, dolayısıyla üretimi arttıracak politikayı uygulamazsanız, mevcut vergi rejiminde adil tabana yönelik bir vergi reformu yapamazsanız, tek başına faiz oranlarıyla, borçlanmayla uğraşmanız ve bunlarla başedebilmeniz mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiyede şuradan iç borç bulacağız da, bol para bulacağız da bunu kapatacağız diyen bir siyasi partide ekonomistten Türkiyenin şüphe etmesi lazım. Biz, şuradan para bulup da iç borçlanma gereğini yok edeceğiz demiyoruz. Siz özelleşmeyi yapamazsanız, hâlâ taşkömürünüz, demiryolunuz zarar üretirse, hatalı kur rejimi uygularsanız, sizin firmalarınız, işletmeleriniz Türkiyeye yatırım durumu yok, bankalardan kredi alacak durumu yoksa, kamunuz giderek şişkinleşiyor, büyüyor ve kamu harcamaları reformu yapamıyorsunuz. Borçlanma gereğiniz azalmaz. Bunu demek istiyorum ben.
CNBC-e: Özellikle biraz önce özelleştirme üzerinde durdurdunuz. DYPnin söyleminde özelleştirme hep vardır. Ama Türkiyenin özelleştirme geçmişine baktığımızda da yaşanan sıkıntılar muhakkak. Şimdi koşullar da değişti. Parti programınıza da bakıyorum, oldukça iddialı bir hedefiniz var, 4 yıl için 28.9 milyar dolar tutarında bir gelir hedefleniyor özelleştirmeden. Nasıl mümkün olabilir?
Ufuk Söylemez: Özelleşmeyi doğru tanımladınız. Özelleştirme İdaresi başkanlığı da yaptım geçmişte. O dönemde maalesef Türkiyede özelleşmeye karşı adeta bir duvar vardı. Yani, bu işe ideolojik olarak karşı çıkan çevreler. KİTlerden çıkar ve menfaat uman çevreler. Muazzam bir şekilde engelleme vardı. Bugün en azından Türkiye, özelleşmenin önemi ve gereği konusunda, milli politikası olması konusunda oldukça büyük bir konsensüs sağlamış vaziyette. Bu şansımız. Ama Türkiye, bu konuda çok da gecikti. 1994, 1995 yılını hatırlamadan edemiyorum. O zaman Sayın Çiller, Telekomu özelleştirmek istediği zaman, dünyada İngiltere dışında neredeyse Telekomu özelleştirmek isteyen bir ülke yoktu. Ama Anayasa mahkemeleri, bizi her özelleşmeden dolayı engelleyen çevrelerin gayretleriyle Türkiye, altın yıllarını kaybetti. O zaman firmaların 30 milyar dolar civarında total değer biçtiği Telekoma bugün 10-12 milyar dolar değer biçilmiyor. O zaman iç borçlanması 18 milyar dolardı. Bugünkü gibi 80 milyar dolar değildi. O zaman yarısını özelleştirebilseydik Telekomun, bugün hiç borç sorununu konuşmuyor olurduk belki de. Geçmişten ders almak gerektiğini söylediniz ya, mesela biz bu hükümete, özelleşme ve tahkim konularında Mecliste destek verdik. Muhalefetiz diye itiraz etmedik. Çünkü biliyoruz ki Türkiye, devletin ticaret ve üretim yapmayacağı, aksine bu piyasalarda sadece denetim görevi yapacağı bir sistemle, doğru rekabetçi bir piyasa ekonomisine gidebilir. Bu özelleşmeden gerçekten gelir getirme değil, hakikaten gider tasarrufu öne çıkmalıdır. Bugün önemli şeyler geride kalmıştır. Mesela taşkömürü müesseselerinin, demiryollarının çok ağır zarar eden işletmeci KİTlerin, TEDAŞın, hepsinin aslında sil baştan ele alınması lazımdır.
CNBC-e: Aslında şu anda değişen koşullardan biri, o zaman olmayan konsensüsün özelleştirmeyle yine son durumda aslında varolduğunu görüyoruz. Ama bu sefer açıkçası daha zor gözüküyor özelleştirme. İşte bunu nasıl yıkarsınız, onu öğrenmeye çalışıyoruz.
Ufuk Söylemez: Market koşulları iyi değil. Yani, Türkiyeye yabancı sermaye gelmez olmuş. Dünyada 1.3 trilyon dolar, 2001 yılında durmuş. Gelişmekte olan pazarlara 200 milyar dolar gitmiş. Türkiyeye 1 milyar dolar bile gelmiyor. İşte Türkiye, bunu sağlamalı? Yani, az önce arzettiğim gibi, ciddi bir programı, yani bu program derken, sadece borç alayım, herkesin gelirini azaltayım, insanları IMF intiharlarına sürükleyeyim gibi bir yaklaşım değil. Gerçekten büyüyen, ayakları üzerinde duran bir ekonomik anlayışla, yabancı sermayesiz de olmaz bu iş. Ben onu da görüyorum, yani. Bugün Türkiyede sermayelerin beli kırılmış vaziyette. Bir yandan vergiye prim yükleri, bir yandan bankacılık sektöründeki krizler nedeniyle finansman sorunları, bir yandan maliyetlerdeki büyük yükler, sanayicinin, yatırımcının belini bükmüş. Bir de tabi nereden buldun gibi polisiye yasalarla, sermaye de ürkütülmüş Türkiyede. Bunların hepsini sil baştan ele alacak, taze başlangıç yapacak yeni bir model, ancak 4 Kasımdan sonra geleceğimiz, yapacağımız işler arasında. Özelleşme bunun mutlaka olmazsa olmaz bir ayağı. Türkiye, artık burada belki üzerine para vererek özelleşme yapabilmeli. Biz DYP olarak üzerine para vermeyi göze alıyoruz, bunun siyasal risklerini göze alıyoruz. Türkiye, bugün zararına, kârına bakmadan gerçekten istihdamı gözeterek, tekelleşmeyi önleyerek özel koşullarda, sağduyulu, şeffaf, yarışmacı bir özelleşme modelini mutlaka hayata geçirmelidir. Bunun aksi Türkiyede kamunun yine hantal olması, yine kamunun kaynaklarının istismar edilmesi, yine, siyasi kaosun ve ekonomik kaosun yaşanmasına katkıda bulunmak anlamına gelir.
CNBC-e: İzleyici sorularımızı biraraya toplayıp sormayı istiyorum. O dönemde, gerçi çok fazla geçmişe dönük konuşmayalım istiyoruz, 1994 krizine yolaçan nedenler arasında Sayın Çillerin Merkez Bankasının enstrümanları Sayın Çiller tarafından elinden alınmıştı. Ve arkasından çok geçmeden 1994 krizini yaşadık. En azından bu politikanız konusunda, bu soruya da yanıt verirseniz sevinirim. Bir diğer soru da, iç borcun GSMHya oranı bugün yüksek gözükebilir ama sizin döneminizde kamu görev zararları iç borç kalemi olarak gözükmüyordu. Kamu bankalarının bilançolarında gizleniyordu. Özetle bu borç miktarından mevcut hükümetler kadar sorumlu olmanız gerekmez mi, diyor...
Ufuk Söylemez: İkinci sorudan başlayayım. Kamu bankalarının görev zararları bugün yaşanan krizin asla sebebi değildir. Eğer böyle olsaydı, 25 başka banka da, yanlış politikalar, hazinenin borçlanmasındaki devalüasyonlar, yaşanan ekonomik kriz nedeniyle bu noktaya gelmezlerdi. Yani, sorun sadece kamu bankalarında olsaydı, bu eleştiriyi anlardım. Halbuki, kamu bankalarının görev zararları, 1997 yılına kadar son derece makul seviyelerdeydi. Bakın, Halk Bankası Genel Müdürlüğü de yaptığım için bütün rakamları yanımda getirdim ve hakimim. T. Halk Bankasının 1992 yılından 1997 yılına kadar birikimli görev zararı 5 yılda 591 trilyon. Yaklaşık 2.5-3 milyar dolar. Bu rakam son 4-5 yıla bakın, 6.8 katrilyona çıkmış, 10 katına çıkmış. Bu görev zararı filan değil. Bu arada da esnafa verilen krediler artmamış. Yani, görev zararı esnafa veya köylüye indirimli, düşük faizle, kredi verirseniz oluşan bir zarardır. Bu zararlar hiç denildiği gibi değildir. Mesela, ben size Halkbankın hazineden olan alacaklarını TL bazında da dolar bazında da göstermek istiyorum. Sayın Derviş de gelir gelmez görev zararları nedeniyle bu kriz doğdu, dedi. Hayır, bu kriz sabit kur politikası nedeniyle doğmuştur. Türkiye gerçeklerine uymayan, kötü yönetim nedeniyle olmuştur. Bakın, Halk Bankasının görev zararları TL bazında 590 trilyondan 6 katrilyona çıkıyor. Bunu dolar bazında almak isterseniz, dolar bazında da var. Yani, bu tabi TL bazında olduğu için aldatıcı olabilir. Dolar bazında da 1997 sonunda 3.8 milyar dolar, ama bu Haziranda bizim bıraktığımız 3.8 civarındaydı. Ama 3 diyelim. 11 milyar dolara çıkmış. Bu arada da esnafa filan kredi verilmemiş. O ara esnafa verilen krediler nasıl azalmış, göstereyim. Bakın esnafa toplam 200 trilyon kredi veriliyor. Bunun tamamı zarar olsa, bu görev zararı tanımına girmez. 200 trilyonla 1 milyon esnafa para veriyorsunuz. Bu zarar buradan çıkmamıştır. Halk Bankası ve Ziraat Bankasının görev zararı kaleminde aslında kriz zararları yatmaktadır. Açık pozisyondan zarar etmişlerdir. Gecelik 7 binlere çıkan faizden zarar etmişlerdir. Kriz nedeniyle dönmeyen kredilerin donuklaştırdığı KİTlerden zarar etmişlerdir. Ve bu görev zararları son 3 yılda 4-5 katına fırlamıştır.
CNBC-e: Bir sonraki sorumuz Yapı Kredi Yatırımdan Mehmet Beye ait. ANAPtan farklı bir ekonomik programları var mı? Yoksa, niye birleşmiyorlar, diye sormuş.
Ufuk Söylemez: ANAPdan farklı bir kere DYP rahmetli Menderesten beri sözün de hakkın da milletin olmasını isteyen demokrasi ürünü bir parti. ANAPtan farkımız şu. ANAP işine geldiği liberal. Mesela Anasol-d hükümeti, nereden buldun yasasını çıkardı. Sayın Zekeriya Temizel ile işbirliği halinde. DYP olarak biz buna karşı çıktık. Yani, ANAPın zikzak yapan, oportünist yaklaşımlarını biz çok samimi görmüyoruz. Elbette DYP, ANAP, merkez sağ partilerin güçlü olması Türkiyede dernek gibi küçük küçük partiler kurulmaması Türkiyenin demokratik istikrarı açısından önemlidir. Gerçekten ehil, işi bilen kadroların geçmişten ders almış, tecrübe kazanmış kadroların Türkiyenin geleceğinde söz sahibi olmaları, birlik yapmaları doğru bir şeydir. Ama bu birliğin tabanda, millet tarafından sandıkta birleşerek yapılacağı kanaatini hâlâ muhafaza ediyorum ben. Biz bir Anayol deneyimi yaşadık. Maalesef ben de o hükümette bakan olarak görev aldım. Üç ay boyunca Anayolda, biz ANAPla icraat yapmanın yollarını fedakarlıkla aradık. Sayın Çiller, başbakanlığı Sayın Yılmaza verdi. Fakat o Anayol yürümedi. Anayol yürümeyince de Türkiye, merkezde ciddi bir boşluğa düştü. Büyük yanlışlara düştü. Ve radikal partiler, küçük küçük dernek gibi partiler, kendisine yeni diyen eski yüzler, hep piyasaya döküldü. Bugün Türkiyenin sorunu ana damar dediğimiz gerçekten eksiksiz demokrasiye inanan, liberal, şeffaf bir piyasa ekonomisine inanan merkez sağın derlenip toplanmasında yatmaktadır. Biz bu anlamda sandıkta bir birleşmenin daha hayırlı ve sağlıklı olacağını düşünüyoruz. Vatandaş, sandıkta Türkiyenin önünü açacak, yeniden büyütecek, Türkiyeye sağduyulu yaklaşacak, radikalizmden uzak duracak, köklü, marjinal partilerden olmayan DYP ile birleştiği takdirde biz tabanda birleşmenin olacağı kanaatindeyiz. Biz Anayolu denedik olmadı maalesef, keşke yürüseydi, o anlamda da üzgünüm.
CNBC-e: Az önce kur politikasında çok doğru bulmadığınız uygulamalar olduğunu söylediniz. Sizin kur politikanızın temeli ne olacaktır? Merkez Bankası para programları içerisinde öncelik enflasyonun düşürülmesinde midir? Büyümeyi hızlandırmada mıdır? Veya bunlardan birini seçmek zorunda kalsanız, hangisini seçersiniz?
Ufuk Söylemez: Merkez Bankası elbette özerktir ve öyle kalmadı. Ama merkez bankaları hükümetlerin uyguladığı makro politikalardan kendisini soyutlayamaz. O anlamda benim bir rezervim vardır. Ancak şunu söylemek isterim. Sabit kur yanlışından Türkiye, büyük bir krize sürüklendi. Ve bu krizin içinde sadece bu hükümet değil, IMFnin de sorumluluğu var bana göre. Ama IMFnin her dediğini kabul eden hükümet ve ekonomi yönetimi elbette ağır bir sorumluluk altında. Türkiye bir sabit kur yanlışından bugün dalgalı kur yanlışına geldi. Yarın kurun ne olacağını ben dahil kimse tahmin edemiyor. İthalatçı, ihracatçı, yatırımcı, tasarrufçu bilmiyor. Günde 100 bin lira inen çıkan kurla istikrarı bulabilir misiniz? Mümkün değil. Gerçekçi kur dediğimiz, reel kur dediğimiz enflasyonla devalüasyonun tabi mevsimler değişmeler, aylık değişmeler olabilir. Tahmin edilebilir bir kur rejimi. Bunun hemen yanına bir Türk kambiyo borsası kurulacak. İnsanlar, döviz alım satımlarını yapabilecekler. Aksi takdirde belirsiz piyasalarda kurda istikrarı sağlamak da çok zor olur. Geleceğe yönelik işlemler yapmak da çok zor olur. Hem bir kambiyo borsası oluşacak hem de gerçekçi kur dediğimiz bir kur politikası uygulanacak. O zaman insanlar projeksiyon ve bir perspektifle geleceğe bakabilecekler. Bizim kur politikamız budur. Uygulayacağımız genel denge modelinde, kur rejimi, özelleşme politikası, ona göre borçlanma enstrümanları, hepsi olacak. Kamunun küçültülmesi. Buradan yaratılacak büyüme ve sinerjiyle borçlanma gereği ancak azaltılabilir. Yoksa, nereden kaynak bulacaksın da borcu nasıl azaltacaksın gibi bir soru gerçekten sorulmaması gereken, cevabı da verilemeyecek bir sorudur. Nereden kaynak bulacaksın? Doğru politikalar bulacaksın. Bizim DYP olarak söylediğimiz budur.
CNBC-e: Önceliğiniz hakikaten enflasyon düşürmekte mi olur? Sizin gördüğünüz aciliyet hangi noktadır? Enflasyon düşürmekte mi, büyümeyi hızlandırmakta mı?
Ufuk Söylemez: Aslında birini feda etmek zorunda mıyız, bilmiyorum. Bence değiliz. Enflasyonu çok düşük ülkeler var Afrikada, Mozambik gibi. İnsanlar açlıktan ölüyor, üretim yok, rekabet yok. Ne öyle olmak isteriz ne de gerçekten yüksek enflasyonun tahrip ettiği, yoksullaştırdığı böyle bir ülke olmak isteriz. Yani, sürdürülebilir bir büyümeyle enflasyon mücadelesi yapılabilir, diyoruz. Yani kayıt dışı ekonomiyi, Zekeriya Temizelin Anasol-dnin yaptığı gibi nereden buldun diye değil de, vergi oranını aşağı çekerek mutlaka rahatlatabiliriz. Veya yurtdışına kaçan yabancı sermayeyi veya yerli parayı. Yani, bıyıklı sermayeyi getirecek, bir defalık belli bir faiz alınması, vergi alınması, atıyorum, yüzde 5 olabilir. Yüzde 5 alınmak, geriye dönük yapılmamak kaydıyla bir imkân da sağlanabilir. Yani, bunların hepsiyle ilgili çalışmalarımız var. Bunları yaparsanız enflasyon mücadelesini sürdürülebilir bir büyümeyle götürebilirsiniz. Aksi takdirde bugün enflasyonla mücadele ediyoruz diye gözüküyor değil mi? Şu anda enflasyonun hızı kaç, IMF programında, yüzde 35. Türkiyede enflasyon yüzde 35 ise Hazine nasıl yüzde 75 ile borçlanıyor. Böyle bir reel faizi nasıl verebiliyor? Bunu kimse sormuyor. Dolayısıyla enflasyonla mücadelenin samimi olması lazım. Hem büyümeden vazgeçeceksin, hem insanları işsiz, aşsız bırakacaksın. Bugün kentlerde, beyaz yakalı eğitimli insanlar büyük işsizlik çekiyor. Nitelikli iş gücünde israf var. İnsanlar evine giremiyor. Her ailede bir işsiz var. Benim yakın çevremde var. Dolayısıyla Türkiye bu politikalardan işsizliği çözemeden, büyümeyi sağlayamadan ve rekabet gücünü kaybederek bir noktaya gelmiştir. Patinaj yapmaktadır. İşte bunu değiştirmenin yolu, yeni bir model ve yeni bir anlayıştan geçmektedir diye düşünüyorum.
CNBC-e: Ankarada şöyle bir şey konuşuluyor. Biz hep 4 Kasım sabahı iktidara muhtemel bütün partilerin ekonomik programlarını inceliyoruz ama bir de Ankarada şu konuşuluyor. Özellikle dün YTPden Sayın Dervişin ayrılmasından sonra, DTP ile Saadet Partisi, mecliste seçim kanunları görüşülürken, seçim konuşulurken, karşı olduklarını açıklamışlardı 3 Kasımda. Şimdi YTPlilerden de böyle olası bir tepki gelirse, çok ciddi bir çoğunluk gündeme geliyor. Ankarada şunlar konuşuluyor, 3 Kasımda seçim yapılıp, 4 Kasımda iktidar olsun. 4 Kasım günü biz tekrar yeni seçim gününü konuşmaya başlarız. Küskünlerden sonra bir kızgınlar hareketi gibi. Böyle bir şeyi olası görüyor musunuz?
Ufuk Söylemez: İhtimaldir olabilir. Ben, siyasal mücadeleye, tam ve eksiksiz bir demokrasiye inandığım için girdim. Bu ülkede seçilmiş başbakanlar ne olursa olsun idam edilmesin diye girdim. Buna inanıyorum. Ve millet masa başında, bugün Sayın Dervişin yaptığı, siyaseti tanzim etmek. Ara dönemdeki gibi sanki o oraya gitsin, bu bununla birleşsin yerine sandıkta birleşmek. Programla, politikayla, demokratik yarıştan sonra birleşmenin yanındayız. Bu seçimden iyi bir sonuç çıkmayabilir. Ama bazıları elenecektir, baraj altı kalacaktır. Bu da bir doğal istikrardır aslında. Aslında belki bir seçim daha olabilir. Bundan kaçınmamak, gocunmamak lazım diye düşünüyorum. O anlamda sizin o riskinizin de çok uzak bir risk olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten böyle bir risk var. Tabi ki istikrarsız bir şeydir ama yani istikrar getirecekse sonunda neden olmasın? Ben masa başı tanzimi, dışarıdan müdahaleye, güdümlü siyasete karşıyım. Vatandaş bizi izler, kanaatini olumlu olumsuz verir. Yaptığımız icraatleri görür, ona göre oy verir vermez. Bunlar demokrasinin güzel tarafları. Zaten demokrasiyi diğer rejimlerden ayıran en güzel şey de bu.
CNBC-e: Sizin söyledikleriniz esasında AKPnin söyleminden çok farklı değil. Onlar da diyorlar ki, sonuç olarak ekonomide IMF ile programı devam ettirmemek olasılığı pek yok gibi gözüküyor. Biz de bunu devam ettireceğiz. Ancak Türkiyenin önüne çıkarılması gereken hususlarını, büyümeyi, istihdamı sağlayacak hususları öne çıkaracaktır. Bu anlamda esasında Türkiyede başa gelecek partilerin ekonomik anlamda IMF programına bağlılığı bir ortak görüştür. Sadece Türkiyeyi daha cesaretli savunmak adına bazı söylem farklılıkları vardır, demek doğru bir özetleme olur mu acaba?
Ufuk Söylemez. Aslında aklın yolu bir. Yani, yalnız bizim AKPden farklı olmadığımız söylemeniz ciddi bir haksızlık. AKP, henüz bir yıllık olduğunu iddia eden, ekonomik programını dahi mecliste dinlemediğimiz bir parti. Biz, yıllardır Türkiyeyi yönetmiş, IMF ile program yapmış, Türk ekonomisini büyütebilmiş, kriz yönetmiş bir siyasal kadroyuz. Bizi AKP ile aynı kefeye koymak gerçekten haksızlık olur. Bunu düzeltmek isterim. Şimdi IMF programlarına karşı bugün AKP ile SP diyorsunuz. Bunlar daha önce RPdeydi. Ve ikiye bölündüler. Bunlar, 1996 yılında koalisyon yaptığımız zaman IMFye kategorik olarak karşılardı. Avrupa Birliğine karşılardı. Bugün taktik olarak Avrupa Birliğinden ve IMFden yana görünmeleri bizimle aynı şeyi düşünüyorlar anlamına gelmez. Lafta bunu söyleseler bile uygulayacak ekipleri, kadroları birikimleri, güçleri buna yetmez. DYPyi bunlardan ayırmak lazım. Çok özenli bir şekilde ayırmak lazım. Bu konuda sizden de rica ediyorum. SP ve AKPnin bir öncesi RPdir. RP, biz Avrupa Birliğine, Gümrük Birliğine girerken, bize karşı yoğun kampanya yapmıştır. Bugün zoru görmüştür, aklı ermiştir, pişman olmuştur, U dönüşü yapmıştır, tartışmıyorum, bugün bizim noktaya kısmen gelmeleri, bizimle aynı şeyi düşünmeleri, bizim noktamıza geldikleri anlamına gelir. Türkiyede DYP, yıllardan beri liberal piyasa ekonomisini savunan, özelleştirmeyi savunan, arz yanlısı ekonomiyi savunan, rekabetçi bir piyasa ekonomisini savunan, rekabet kurulunu kuran, mali suçlar kurulunu kuran, IMF ve Dünya Bankası ile müzakereler yapmış ciddi bir programa sahiptir. Liderimiz, ekonomi profesörümüz. Bizi AKP ile, SP ile aynı şeyi söylüyorsunuz, bir nevi küçümser bir tarz hakikaten DYPye haksızlık olur. Ancak bizim bunlardan çok farklı bir yanımız var. Biz sadece IMFye dayanarak Türkiyenin geleceğini açmıyoruz. IMF programına biat etmek, siyasette bir payda değildir. IMF ve Dünya Bankası ile kişilikli müzakereler yürütme sözü vermek ayrı bir şeydir. Bu sağduyulu bir partinin söyleyeceği bir şeydir. Biz, bir kitle partisiyiz. Biz, militan, ideolojik unsurları olan radikal unsurları olan bir parti değiliz. Amerikan Kongresi, IMF ve Dünya Bankasının, bütün uluslararası kuruluşların tamamını mercek altına alan bir çalışma yayınladı. Bir komisyon altı ay boyunca bunları inceledi. Ve orada bir rapor çıktı. Ve bu raporda diyor ki, IMFnin ilişkili oldukları ülkelerin, demokratik süreçleri ve egemenlik haklarının gözetilmesinde sıkıntılara yolaçtığı, ülkelere konulan hedeflerin makul seviyelerde tutulmadığı, önceliklerin açık bir şekilde belirlenmediği ve kredibilitesinin azaldığını, tekrar bir reforma ihtiyaç duyduğunu yazıyor bu rapor. Şimdi bu rapora baktığımız zaman Türkiyede IMFnin müdahalesi, kredisi, desteği geç kalmıştır. Ben 1996 yılında, 1997 yılında Dünya Bankasına gittiğim zaman bankacılık sektörünü rehabite etmek için, hiç kriz yok, bir şey yok, büyük batıklar yok. 3 milyar dolar kredi talep ettim. Dünya Bankası, evet dedi. 1 milyar dolarını hemen verecekler. Kademeli olarak da güvenceyi kaldıracaktır o dönemde. Kriz yok, stand by yok, hiçbir şey yok. Borç daha istemiyoruz onlardan. Sadece 3 milyar dolarlık bir yapısal uyum projesi bu. Birçok ülkeye verdiği gibi. Dünya Bankası prensipte evet dedi. Bugünkü bürokratlar, bugün Hazine Müsteşarı olan, Merkez Bankası Başkanı olan arkadaşlar, o gün bu görevlerde yardımcı pozisyonlarındaydı. Benim heyetimdeydiler. O gün prensipte evet dediler. Ertesi gün, bir telefon geldi. Konuyu bir de IMFyle görüşmemiz icap ediyor, Washingtonda. Gittiğimiz zaman, Fischer bizim önümüze stand by koydu. Dedik ki, ödemeler dengesi sorunumuz yok, yapısal reformları yapma niyetimiz, programımız var. Bizim sorunumuz bankacılık sektöründe bir yeniden yapılanma. Kriz yokken, hiçbir şey yokken. Bunu vermedi bize. Yani IMF de zaman zaman ülkelere destekte geç kalmıştır, şaşı bakmıştır. Bunları eleştirmek IMF düşmanlığı değildir. Kimse o ideolojik radikal partilerle aynı kefeye koyamaz.
CNBC-e: Koalisyon olasılıkları içerisinde CHP var mıdır? Sayın Çillerin, yanılmıyorsam böyle bir olasılığa sıcak bakabileceğine dair bir beyanatı olmuş.
Ufuk Söylemez: Tabi CHP de artık merkez solda köklü bir partidir. Yani, bana göre Türkiyede zaten sosyolojik tabanı, teşkilatı olan merkez solda CHPdir. Yani, daha kollektiviz, daha sosyal bakar hadiselere. Merkez sağda da bizim gibi DYPdir. Yani, bireyi odağa alır. Bireyi, hak ve özgürlüklerin temelinde görür. Rekabetçi piyasa ekonomisini, özelleşmeyi ve arz yanlısı bir ekonomisi, yasası var. Yani, temel iki ana artel budur. Bu iki damarın koalisyon yapması Türkiyeye zarar vermez. Aslında yarar bile gelebilir. İstanbulda bir seçim kampanya merkezi kurduk. Orada borsada görev yapan, diğer arkadaşlarla karşılıyoruz. Sohbetler ediyoruz. Bana bir şey söylediler. CNBC-e de sermaye piyasalarının yakından izlediği ciddi bir haber kanalı. Sermaye piyasası, bir lisans sınavı yapılacakmış. Elbette bu özünde doğru. Yani, bankacılık mesleğine yarışma sınavıyla, müfettiş muavini olarak girdim. Yeterlilik sınavını verdim. Müfettiş oldum. Bundan 25 sene önce. Bir de fiili durum var. Orada uzmanlaşmış, çok başarılı, yüksek tahsili olmayan insanlar var. Ama 5-7 yıldır çalışıyor bu işlerin içinde, uzman. Bana göre çoğu yüksek tahsilliden de başarılı. Bana göre bir şans, bir kademeli geçiş tanımak lazım. Biz iktidara gelene kadar bu olmazsa, DYP olarak bunu tanıyacağımızı taahhüt ediyorum. Bu bir seçim vaadi değildir, bir hakkın teslimidir. Ama bu arkadaşlarımızdan birkaçıyla konuştum. 7000e yakın çalışan olduğunu söylediler. Bunların ne kadarı lise mezunudur, bu şarta uymuyordur. Ama ben banka genel müdürlüğü yaptık, öyle lise mezunu müdürlerim, yöneticimlerim vardı ki, vazgeçmem mümkün değildi. Yani, Harvardda okusun gelsin. Türkiye gerçeklerine, rekabete, piyasaya adapte olamayan insanlar vardır. Ama o iş bilincinde, çalışkanlıkta hepsini geçerdi. Geçmişten gelen birikimi yoketmeyelim. Bu insanların ailelerini mağdur etmeyelim. Bu da benim bugünkü hükümete bir tavsiyem. Uymazlarsa biz gelip yaptıracağız. |
|