|
Güncelleme: 12:00 TS 13 Eyl., 2002
|
| |
| CNBC-E |
SP
|
|
| SP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, CNBC-e canlı yayınında partisinin ekonomi politikalarını ve hedeflerini anlattı.
|
|
|
CNBC-e: Sizden birkaç yıllık değerlendirme alarak başlayalım. Ekonomi politakalarında yanlış gördüğünüz uygulamaları ve sizin projelerinizi dinlemek istiyoruz.
Numan Kurtulmuş: Bu seçim bizim öteden beri söylediğimiz gibi bir takım sunni gündemler etrafında olmayacak. Mesela Avrupa Birliğine taraftar olanlar, karşıt olanlar gibi bir takım cephelerde geçmeyecek. Bu seçimde daha çok halkın birinci gündemi ekonomiyle ilgili konulardır. İşsizliktir. İnsanların yoksulluğudur. Reel ekonominin canlanmasıdır. Ve Türkiyenin içinde bulunduğu fevkalade büyük ekonomik krizdir, çöküntüdür. Dolayısıyla bu seçimde, bu konularla ilgili görüşlerini rahatlıkla halka anlatabilen partilerin daha avantajlı olacağını düşünüyorum. Türkiye, 21. yüzyılında başlangıcında, hatta 20. yüzyılın son çeyreğinde çok büyük bir imkânı yakalamıştı. Ancak bu imkânı Türkiye ekonomisindeki yanlış sistem dizaynları dolayısıyla maalesef yeterince değerlendiremedik. Biz, Türkiyenin özellikle son beş yılda, 54. Refah Yol hükümetinden sonraki dönemde iş başına gelen hükümetin maalesef uyguladığı ekonomi politikaları dolayısıyla bugünkü ekonomik krizin, çöküntüsünün sorumlusu olduğunu açıkça ifade ediyoruz. Ve bunu da tanımlamak gerekirse, bir takım bilgisizliklerden, cehaletten, politik tecrübesizliklerden dolayı değil, tam tersine, maalesef Türkiye, yanlış bir takım yönelişler dolayısıyla bugünkü çöküntü noktasına gelmiştir. Üç noktada Türkiyenin büyük bir sistematik yanlışlık içerisinde olduğunu ve bu yanlışlığın özellikle son beş yıldır arttığını düşünüyorum. Bunlardan biri Türkiye, dış politikada özellikle Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde kendi önünde açılan yeni ufuklarını değerlendirmemiş oldu. Çevresindeki bütün komşu ülkeler başta olmak üzere, bütün ülkelerle ekonomik alandaki ilişkileri maalesef giderek daraldı. Aramızda duvarlar oluşturuldu. Türkiye, bu anlamda önüne çıkan tarihi fırsatı belki iki üç asırda bir gelmesi muhtemel olan bir fırsatı heba etmiş oldu. İkinci önemli hatası, Türkiyedeki ekonomik siyasal sistemin dizaynındaki hata. İçeride çok tatlı, eşit, adil bir rekabet ortamını oluşturup, milletimizde varolan üstün girişimcilik ruhunu, dış piyasalara da aksettirecek şekilde maalesef bunu başaramadık. Ve Türkiyede bazı sermaye gruplarının önüne engeller konuldu. Türkiyede üreten kesimde özellikle son 5 yılda, üreten tabiri caizse cezalandırıldı. İhracat cezalandırıldı. Ve Türkiyede halkın, milletin girişimcilik ruhunu içeride tatlı rekabetle, dışarıda da ihracat seferberliğiyle stratejik avantajlara dönüştürecek politikalar uygulanamadı. Üçüncüsü ve en önemlisiyse, herkesin sıkça vurguladığı ama Türkiyedeki siyasi elitin iktisadi elitle işbirliği halinde, buradan siyasi rant oluşturduğu sistem. Yani bir tarafında rant ekonomisi var. Bir tarafında yüksek enflasyon, borç, yüksek faiz ve yeni kaynak arayışları. Ve bunun sonucu olarak dış borç arayışları. Yani kaynaksızlık. Burada fasit döngüye giren bir Türkiye. İşte şu tabloda Türkiyenin son beş yılının değerlendirmesi var. Rakamlar fevkalade ürkütücü. Bunları teşhis etmeden, Türkiyenin bundan sonrasına ilişkin tedavüllerini ortaya koyabilmek mümkün değil. Ben, bunu özellikle son 5 yılın, 1997nin Haziranından sonra gelişen Türkiyedeki ekonomik sistemi, açık ismiyle ifade etmek gerekirse bir olağanüstü dönem ekonomisi olarak adlandırıyorum. Ve ne yazık ki bu beş yıl içerisinde Türkiye, maalesef hep hükümetler tarafından bir olağanüstü mantığı içerisinde idare edildi. Bunu ben bir muhalefet mensubu olarak söylemiyorum. Muhalefet partisi mensubu olarak söylemiyorum. Türkiye, ne zaman büyük krizler içerisine girse, mesela Kasım 2000 krizi, 2001in Şubat krizi ve en son Sayın Başbakanın hastalanması dolayısıyla ortaya zıkan krizler. Sayın Dervişin şahsında ortaya çıkan polemiklerde hep gördük ki, hükümet, biz ayrılırız ama alternatifiz yok iddiası içerisinde oldu. Ve Türkiye, bu beş yıllık süreyi maalesef heba etmiş oldu. Tabiri caizse Türkiye, bu beş yılda 50 yıl geri götürüldü. Sadece birkaç rakam vermek istiyorum. Fert başına düşen milli gelir, 1997de 3250 dolar. Şimdi 2160 dolara düşmüş. Bize göre reel olarak daha da düşük bir rakam. Yine Türkiyenin büyüme hızı 1997de Refahyol döneminde 8.5 civarında. Geçtiğimiz yıl bildiğiniz gibi -9.5 bir gerileme içerisine girildi. Türkiyenin iç borcu 28 katrilyon liradan, 95 katrilyona çıktı, Mayıs 2002 sonu itibariyle. Dış borcumuz ise 82 milyar dolardan 210 milyar dolara çıktı. Burada özellikle iç borç noktasında fevkalade üzerinde hassasiyetle durmamız lazım. 1997 sonuna kadar, yani cumhuriyet tarihimiz boyunca 74 yılda biriktirdiğimiz 28 milyar dolarlık iç borcun iki katından daha fazlasını 95 milyar dolara bu hükümet çıkarmış. Dolayısıyla önce ortada demokratik olarak sorulması gereken bir hesap vardır. Bize göre de bu hesabın iki devresi vardır. Hükümet, ya bu beş yılın bütününün hesabını bu sandıkta vermek zorunda. Yani, Sayın Dervişin işbaşına geldiği geçen 2001 Mart ayına kadar olan süreye kadar kısmını hesap olarak bu hükümet verebilir. Ecevit, Bahçeli, Yılmaz hükümeti. Yani, bu Dervişsiz hesaptır. Bunu verecekse onun rakamları ortada. Ama bu hükümet, Sayın Derviş hükümetinin dördüncü ortağı olarak bu hükümetin içerisinde geçtiğimiz günlere kadar yeraldı. Ama 18 aylık Derviş döneminin siyasi faturasını da herhalde iş başındaki 57. hükümet ödemek zorundadır. Dolayısıyla açıkça söylüyoruz. Bir olağanüstü dönemden maalesef Türkiye beş yıl içerisinde geçirildi. Bu süre içerisinde Türkiyenin sokaklarındaki üç kişiden biri yoksul hale getirildi. 15 milyon insanımız işsiz hale getirildi. Türkiye, maalesef GSMHnın yüzde 150si borçlarına giden bir ülke haline getirildi. Hangi kritere vurursanız vurun, Türkiye maalesef bu süre içerisinde sırasıyla bütün sektörler üretim kabiliyetlerini yitirdiği bir dönemden geçti. Bunun tesadüfen, yanlışlıkla olduğu kanaatinde değiliz. Özellikle 2000in başından itibaren uygulanan 17. IMF protokolüyle birlikte Türkiyede bütün sektörler sistematik bir şekilde bir çöküşün içerisinde geldi. Önce ücretliler arkasından esnaf, sanatkarlar, arkasından çiftçiler, arkasından orta büyüklükteki sanayicilerimiz ve en son büyük sanayicilerimiz de bu noktaya geldi. Burada bir liste var. Türkiyenin ilk 500 şirketinin 183 tanesi maalesef hisselerinin önemli bir kısmını yabancılara devretmek zorunda kaldılar.
CNBC-e: Büyük kısmının yabancı sermayeye kaptırılması Türk yatırımlarının. Şimdi, teşhisiniz var, ekonomiyle ilgili, kredi tahsisleri, bankaların hortumlanması, ihale yolsuzlukları gibi. Esasında hepimizin belki de paylaştığı ortak görüşler. Burada tedavi konusunda iki nokta var. Bunlardan birincisi ekonomiye dış müdahaleler önlenecek, yabancı sermayenin ülkeye spekülatif amaçlarla değil kalıcı yatırımcılar için gelmesini sağlayacak hukuki altyapı ve güven ortamı tesis edilecektir diyor. Nasıl bir düzenleme yapacaksınız? Milli heyecana ve başarı azmine sahip, bilgi, program, plan, takip sistemini disiplinle uygulayacak kadro lazım demişsiniz. Geldiğinizde bürokrat kadroda örneğin Merkez Bankası başkanlığında ve Hazine Müsteşarlığında direkt değişimlere mi gideceksiniz. Kadrodaki tedavinin anlamı bunu mu içeriyor?
Numan Kurtulmuş: Türkiyedeki ekonomi yönetimlerinin en önemli problemlerinden biri maalesef toplam kalite anlayışı içerisinde hareket eden yüksek donanımlı ekonomi bürokrasisinin kalıcı bir şekilde Türkiyede işbaşında olmamasıdır. Bu bir hükümetlerin temel perspektifi felsefesiyle bir sorudur, sorduğunuz... Biz açıkça şunu söylüyoruz. Türkiye bu büyük krizlerden sadece masa başında oturularak, birtakım parasal büyüklükler üzerinde zaten ekonomi bir fizik laboratuvarıymış gibi hesaplar yaparak, sadece enflasyonu düşürme hedefleriyle Türkiyenin ekonomik problemlerinin düzelmeyeceği kanaatindeyiz. Türkiyede aslolan üç şeyin, bizim temel felsefemiz bu, istihdam, üretim ve ihracatın esas alındığı bir reel ekonomik büyümenin ortaya konulması lazım. Bu beş yıl içerisinde. 17. IMF protokolünün bir tane ana hedefi vardı. Enflasyonu düşürmekti. Herhalde şöyle bir insanlar topluluğu oluşturmamız imkânı olsa, enflasyonu sıfıra yakın bir hale getiririz. Yani yemeyecek, içmeyecek, hiçbir harcaması olmayacak. Böyle bir dönemde. İşte bir haftada enflasyonu sıfıra indirirsiniz. Ama böyle bir şey mümkün değil. Dolayısıyla büyüme içerisinde, kalkınma içerisinde reel ekonomiye güç veren bir yöntemle enflasyonun düşürülmesi lazımdır. Bu teşhisi Türkiye çok açık yapmadan, zannediyorum bir tedavide bulunmak mümkün değil. Burada IMFyi ya da Dünya Bankasını suçluyor değiliz. Burada hükümetler, Türkiyeyi hepimizin bildiği yüksek enflasyon, yüksek faiz, iç borç ve sonunda kaynaksızlık dolayısıyla dış kaynağa yönelme ihtiyacı dolayısıyla Türkiye, maalesef 2000in başından itibaren IMFnin kucağına oturmak zorunda kalmıştır. 16 tane daha IMF protokolü imzalamışız. Ama 17. protokolle birlikte Türkiyede yeni bir sayfa açıldı. Türkiyede emisyonun miktarının ne kadar olacağı. Yani, bir ülkenin temel egemenlik alanlarından birisi, nasıl bayrağı, istiklal marşı olacaksa, parasını ne kadar ve hangi miktarda, hangi tarihler içerisinde başaracağına karar vermek de ülkenin egemenlik alanlarından birisidir. Ne yazık ki IMFin 17. protokolüyle birlikte bu yetki IMFye devredildi. Ve burada Türkiyenin üretim alanları sistematik olarak yokedildi. Bizim üzerinde durmak istediğimiz husus. Bakın, yabancı sermaye Türkiyeden gelmiyor. Olağanüstü dönem ekonomisiyle hareket ederseniz, sermayeyi ürkütürseniz, yatırımların önünü açmazsanız, sizin yerli sermayeniz de yurtdışına kaçıyor. Romanyaya, Bulgaristana Türkiyenin sermayesi kaçıyor. Türkiyenin sembol kuruluşları. Mesela Paşabahçe, Şişecam. Ekonomik programlardaki yanlışlıklar dolayısıyla maalesef Şişecam fabrikası kapanma noktasıyla karşı karşıya kalıyor. Sayın Sabancı bile kalkıp şunu söyledi. Ben, son 3 yılda servetimin yarısını kaybettim dedi. Yine Türkiyenin çok saygın işadamları kuruluşları derneğinin başkanı değerli arkadaşımız kalktı daha yüksek bir rakam söyledi. Bu 3 yıl içerisinde servetimizin yüzde 70ini kaybettik dedi. Yani, Türkiye, elindeki milli imkânları kaybederek, kendi üreticisinin üretim kabiliyetlerini kısarak, hiçbir şekilde bu kalkınma programını uygulayamaz. IMF programlarının bize öngördüğü program ise, maalesef görüldüğü gibi Türkiyenin bütün üretim kabiliyetini yoketmektir.
CNBC-e: Yani kadroları değiştireceksiniz o zaman? Tümüyle bürokrat kadrolarda bir değişiklik mi olacak?
Numan Kurtulmuş: Şimdiden bir bakış açısının, teşhisimizin farklı olduğunu söylüyoruz, bakış açısının değişeceğini söylüyoruz. Yoksa, tabi, şu bürokrat değişecektir, şu kadro değişecektir diye detaya girmek istemem. Ama Türkiye ekonomisine bakış açımız itibariyle çok temel farklılıklarımız olduğu aşikardır.
Saruhan Doğan (Abank): Birçok açıdan söylediklerinize katılmamak mümkün değil. Seçmende, yani geniş halk kitlelerinde IMFye olan tepkiyi de biraz dile getiriyorsunuz. Burada çok haklı olduğunuz noktalar var. Fakat burada çok kritik bir nokta, benim söylediklerinizden anladığım, iktidara gelmeniz durumunda IMFnin bizimle yaptığı bir şarta hayır demeniz söz konusu, anladığım kadarıyla. Bu da 2001 yılında IMF ile bu anlaşmamız da rafa kalkabilecek gibi. Bu konuda çok kararlı mısınız? Fakat biraz keskin bir çizgidesiniz sanki. Gerçekten IMFnin de yaptığı birçok şey doğru değil, belki bütün bu şartları gözden geçirmek gerekiyor diyor musunuz?
Numan Kurtulmuş: Hükümetin son beş yıllık süre içerisinde uyguladığı programa bakın. 17. IMF protokolü. Bu protokol, sanki değiştirilmesi mümkün olmayan, insanüstü güçler tarafından Türkiyeye kabul ettirilmiş bir protokol olarak lanse edildi. Hatta 19 Şubattaki Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki tartışmaları hatırlayın. 21 Şubatı hatırlıyorum. Başbakan, başbakan yardımcıları, ilgili bakanlar, 23 Şubatta kalktılar, dediler, efendim, IMF protokolünden kesinlikle geri dönüş olmayacaktır... Ama 17. protokolü, kesinlikle geri dönüşü olmayacaktır diyen hükümet dahi yırttı çöpe attı. Çünkü çok açık bir kriz var. IMF protokolleri allah yapısı yasalar değildir. Değişmez şeyler değildir. Doğa kanunları değildir. Mutlaka değişir. Bu hükümet de değiştirmiştir. 18. protokol, 19. protokol. Bu hükümet kendi perspektifi içerisinde dahi 180 derece tersine IMF programlarına evet demek durumunda kalmıştır. Dolayısıyla IMFnin ortaya koyduğu programlar mutlaktır, doğa yasaları gibidir, şeklinde algılamıyoruz. Hayır, IMF programları değişir. Mühim olan IMF ile masaya otururken, hangi bakış açısıyla oturacaksınız. Çok net bir şey söylüyorum. Bizimkilerin, Türkiye yönetenlerin temel problemi Türkiye ekonomisi üzerinde konuşurken, Türkiyenin siyaseti üzerinde konuşurken, IMF ile Dünya Bankası ile pazarlıklara otururken, sanki Ortadoğunun yeni bağımsızlık kazanmış bir ülkesi hakkında konuşuyor gibi hissediyorlar kendilerini. Sanki Latin Amerikadaki bir ülke için konuşuyormuş gibi hissediyorlar. Türkiyenin ne büyük imkânları, potansiyelleri olduğunun farkında değiller. Birinci mesele hissetmek meseledir. Siz Türkiye olarak, büyük bir devlet olduğunuz hissi içinde değilseniz, IMFnin memurlarına muhtaç haline gelirsiniz. IMFnin memurları sizde bir takım programları dayatırlar. O zaman çıpa, sabit kur sistemine hükümetin içerisinde de karşı olanlar var. Aman IMF söyledi, karşı çıkmayalım diye gıkları çıkmadı. 23 Şubattan sonra da o program tamamiyle çöpe atıldı.Dolayısıyla IMF protokolleri üzerinde mühim olan bizim büyük bir devlet edasıyla masaya oturmamız ve Türkiyenin imkânlarını bilen, tabi ki sıkıntılarını da bilen bir üslupla, hissiyatla oturmamızdır. Bir örnek vermek istiyorum. 1997 yılında Uzakdoğu Asya çok büyük bir krizin içerisine girdi, temmuz ayından başlayarak. 1 yıl süren bu büyük kriz sırasında herkes, kitapları, makaleleri, raporları, hepimiz biliyoruz. Eyvah Uzakdoğu Asya çöküyor. Bir daha ayağa kalkması mümkün değil görüşleri dile getirildi. Orada mesela bir Güney Kore. Mesela bir Malezya, bir Japonya. IMF ve Dünya Bankası ile olan ilişkilerinde fevkalade önemli hassasiyetleri ortaya koydular. Özellikle Güney Kore ve Japonya, IMF programları noktasında dediler ki, hayır, biz sizin her istediğiniz programı uygulayacak değiliz. Bizim ekonomimizin şöyle temel sıkıntıları var, bu sıkıntıları biz kendi perspektifimizle çözeceğiz. Tabi ki sizinle ilişkilerimiz iyi olacak. Ama sizin her söylediğinizi yapmayacağız dediler. IMF, özellikle bizim gibi ülkelerde, tarım kesimini, işçiyi, çiftçiyi, köylüyü, esnafı yok sayan, hiçbir sosyal yönü olmayan politikalar ortaya koyuyor. Hatta daha ileri giderek, sosyal politika tedbirlerinin tamamen kaldırılmasını ortaya koyuyor ve emrediyor. İşte Ruanda, bunun çok tipik örneklerinden biri. IMFnin sosyal yönü yok sayan politikalar dolayısıyla Ruandada iç savaş çıktı. Arjantin ortada, Brezilya, Meksika ortada. Sosyal yönü olmayan politikalarla maalesef büyük kaoslar içerisine girdiler. Bizim özetle söylemek istediğimiz şu. IMF ile ilk defa anlaşma imzalamıyoruz. Türkiye, IMF ile defalarca anlaşma imzaladı. IMF ile ilk ilişkiye giren ülke de biz değiliz. Ama önce IMFnin bize dayattığı program değil. Bakın, ABDde, dünya basınında çıktı, Türkiyede yankı buldu. Şunu söyleyecek kadar ileri giden densizler oldu. Bu insanların hadlerini bilmeleri lazım. Amerikadaki bir spekülatör kalktı dedi ki, IMF ve Dünya Bankası, Türkiyeyi bizim için satın almıştır. Çünkü artık Türkiyenin yapacak başka birşeyi yoktur. Biz ne istiyorsak, Afganistana da gidecek, Iraka da gidecek, demiştir. Bizim karşı olduğumuz husus bu. Herkes haddini bilsin. Türkiye, sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil. Türkiye, sıradan bir Latin Amerika ülkesi değil. Türkiye, bir imparatorluk bakiyesi. Büyük problemleri olan ama büyük potansiyelleri olan bir ülke. Biz, IMF ile masaya otururken de bu inisiyatif içerisinde oturacağız. Bunun gerektiğini söylüyoruz. Türkiyenin temel probleminin de ne yazık ki IMF politikaları noktasında da mesela şu andaki mevcut hükümetin inisiyatifsizliği, kararsızlığında olduğu gibi tamamiyle kendi içerisinde dahi çelişen programlar, aman IMF bunu istiyor diye bu millete dayatmışlardır. Bu böyle olmayacak.
CNBC-e: RefahYol iktidarından sonra gelen hükümetlerin ekonomide kademe kademe bozulmaya yolaçtığını söylediniz. O zaman, Sayın Erbakan, o dönemdeki lider, denk bütçe gibi bir kavramdan bahsetmişti. Ancak dünya konjonktürü şu anda çok sık değişiyor. Amerika gibi dünya ekonomi devi şu anda bir sarsıntı geçiriyor. Toplantılarında faiz değişimine, faiz indirimine gitmediler ama çok kısa bir sürede de sıkıntı bekliyorlar ekonomide. Hâlâ bu tarz kavramların, örneğin denk bütçe gibi bir kavramın ekonomide yeri olduğu düşünülüyor mu partiniz tarafından? Ya da şu anda uygulanan çağdaş ekonomik sistemlere bakışınız nasıl?
Numan Kurtulmuş: ABD, postendüstriyel ekonominin tipik örneklerinden biri, belki en önemli örneği, yani sanayi ötesi bir ekonomik yapı içerisinde. Ve esasında ABDnin ekonomisinde ortaya çıkan durgunluklar. Clintonun gelmesiyle biraz iyileşmeler görülmüştü, uyguladığı olumlu politikalar dolayısıyla. Ekonomide görülen bu durgunluk temel itibariyle bana göre yapısal bir problemdir. Yani, ABD ekonomisinde karşılaşılan sorunlar konjonktürel sorunlar değildir. Yapısal sorunlardır. Şöyle ki mesela bu sanayi ötesi ekonomilerde, yeni ekonomilerin gelişmesi, yüksek kâr marjları olan sektörlerde yatırım yapma ihtiyacından ortaya çıkıyor. Yani, insanlar daha yüksek sektörlere, daha gelişmiş sektörlere yatırım yapıyorlar. Dolayısıyla konvansiyonel endüstriler dediğimiz, otomotiv sektörü, demir çelik sektörü gibi sahalarda. Yani, çok nitelikli iş gücü gerektirmeyen, orta vasıflı iş gücü ama yüksek ücret ödeyen alanlarda da ciddi bir gerileme ortaya çıktı. Özellikle 1985den sonraki süreç içerisinde. Bu anlamda ABD, yeni ekonomilerini kitlesel anlamda gelir dağılımı başlarken, şimdi dediğiniz Amerikanın iç ekonomisi bakımından gelir dağılımındaki kutuplaşmaları ortadan kaldıracak şekilde yeni bir açılım yapamazsa, kanaatimiz ABD, dış sektörlerde, yüksek teknolojilerdeki gücünü arttırmaya devam edecek ama iç ekonomisi dolayısıyla çok büyük problemlerle de karşı karşıya kalacak. Dolayısıyla bizim Türkiyenin ekonomisini, şu anda ABDnin ekonomik yapısı veya sanayi ötesi diğer ekonomilerin karşılaştığı sorunlarla birebir benzetmek doğru olmaz. 54. hükümet zamanında, bu perspektif içerisinde bakmak lazım. Türkiyenin problemi şu. Türkiye, sanayileşme sürecini yeterince, başarıyla tamamlayamamış olmasına rağmen ne yazık ki yeni dalganın, hem sanayi ötesi ekonominin getirdiği yeni dalganın hem de hemen ardından gelen küreselleşmenin getirdiği yeni dalganın tesirindedir. Ama esas itibariyle hâlâ büyük oranda sanayi ekonomilerinin de özelliklerini taşıyan bir ülke konumundadır. Dolayısıyla 54. hükümetin uygulamış olduğu ekonomi politikaları fevkalade başarılıydı. Ben o zaman siyasetin içerisinde değildim. Mesela 54. hükümet sırasında işçilere, memurlara, esnafa, Bağkurlulara, emeklilere verilenler, tütündür, çaydır, diğer anında verilen fiyatlar. Bunlar hep üniversite tartışıldı. Bu fiyatlar veriliyor ama nasıl olur da Türkiye, bir süre sonra mutlaka bir enflasyon problemiyle karşı karşıya kalır. Ama Türkiye, 11 aylık RefahYol yönetiminde şunu gördü. Bir ekonomist olarak hepimizin bunu teslim etmemiz lazım. Hem bu alanda refahı kitlelere yayabilecek, kitlenin alım gücünü arttıracak bir program uyguladılar. Hem de bu anlamda bütçe açıklarını kapatan, denk bütçe kavramıyla bütçe açıklarını kapatan veya özellikle enflasyonun artışına yolaçmayan bir programı da uygulamayı başardılar. Yine benzer şekilde. Bir yıllık süre içerisinde 32 milyar dolar, Türkiyenin kendi yerel kaynaklarından kaynak oluşturuldu. Havuz sistemiyle vs. Ve yine bu süre içerisinde Türkiye, 10 milyar dolar civarında bir iç borç ödemesinde de bulundu. Bütün bunları ortaya koyduğunuz zaman, RefahYolun 11 aylık icraatı, bunu artık herkes kabul ediyor ki, özellikle bu 5 yıllık ekonomik çöküntüden sonra fevkalade başarılıydı. Biz, temel itibariyle Türkiye ekonomisinin denk bütçe sorunlarından daha çok, bütçenin denkleştirilmesi probleminden daha çok Türkiyenin şu anda esas probleminin iç borç stokundaki fevkalade yüksek durum olmasını görüyoruz. Bildiğiniz gibi iç borcun, dış borca göre şöyle bir özelliği de var. Kısa vadeli yüksek faizli iç borçlar. Yine benzer şekilde dış borçlarımızda fevkalade büyük rakamlara ulaşmıştık. Türkiyenin sürdürülebilir bir kalkınma politikası yerine maalesef beş yılda, döndürülebilir bir borç ekonomisi politikasıyla yönetilmesine temelden biz karşı çıkıyoruz. Ve Türkiyenin kendi imkânlarıyla, kendi kaynaklarıyla, yeniden halkın alım gücünü yükseltecek ve bütçesini mümkün olduğu kadar denk yapabilecek bir performansı göstereceğine inanıyoruz.
CNBC-e: Çiftçiye, üreticiye, işçiye, memura verilen ek zamlardan da bahsettiniz. Ama şu anda o dönemden bugüne geçen süre içinde özellikle tartışmalı da olsa örneğin bir şeker kanunu çıkartıldı Türkiyede... Artık ekim alanları ve ekim türlerine en basitinden bir sınırlama getirildi. Bunun gibi belli kanunlar yürürlükte şu anda. Siz iktidara gelirseniz, bu kanunlarda herhangi bir değişikliğe mi gitmeyi düşünüyorsunuz?
Numan Kurtulmuş: Şimdi, biz zaten bu kanunların çıkışı sırasında, şeker kanunu, tütün yasası özellikle bu yasaların çıkışı sırasında Saadet Partisi, elinden gelen bütün gücüyle muhalefet yapmaya gayret sarfetti. Şunu tanımlamak lazım. Nihayet kanunlar bugün yapılır, yarın tekrar bir başka kanun yaparsınız. Türkiyede şu görüşe katılıyoruz. Evet, korumacı bir ekonomi politikasına son verilsin. Ancak dünyanın da gerçekleri var. Mesela şeker kanunu diyoruz. İç Anadolu başta olmak üzere ülkemizin birçok yöresini ilgilendiren bir şey. Tütün yasası, Karadeniz, Ege Bölgesi, Adıyaman gibi Güneydoğu bölgeleri olmak üzere birçok yeri ilgilendiren yasalar. Ne yazık ki, buralarda alternatif olarak ne üretileceği dahi tespit edilmeden maalesef IMF direktifleriyle bu yasalar çıkartılmıştır. Mesela tütün yasası çıkartılırken, tütün yasasını hazırlayan 7 kişilik komisyonun 4 üyesi Philip Morrisin, Marlboro dünya sigara devlerinden olan bir firmanın, bir diğeri de Rayneldsın Türkiye temsilcileri, Ortadoğu satış direktörleri falan. Bunlar gizli kapaklı şeyler değil. Yani, çok açık, Türkiyedeki tütün yasası, Türkiyenin milli ekonomisinin menfaatleri gereği değil. Maalesef dünyadaki tütün tekellerinin menfaatleri doğrultusunda çıkartılmıştır. Türkiye tütünü dünyanın en kalite tütünlerinden birisidir. Yine benzer şekilde şeker alanında. Bakın Fransa, Avrupa Birliğinin şekerle ilgili kısıtlamalarını kabul etmek için 2008 yılını bekleyeceğini söyledi. Yani, 2008 yılına kadar Fransa kendi şeker üreticisini destekleyecek olan politikaları sürdürüyor. Hep Amerikadan tarımla ilgili alan ne hikmetse söz konusu olduğu zaman, maalesef Türkiyenin hâlâ yüzde 38i tarımla ilgileniyor. Bu insanlar bizim insanlarımız ve üretecekleri başka hiçbir şey yok. Biz, üç sene önce, dünyanın 7 büyük tarım üreticisinden biriydik. Bu sene buğdayımızı dahi ithal eder hale geldik. Türkiyede eğer yurtdışından buğday ithal etmesek ekmekler çıkmayacak noktada. Bu politikaları savunmak mümkün değil. Bunlar fevkalade yanlıştır. Türkiyenin sadece ekonomisinde bazı rakamsal dengelerin bozulmasına yolaçmıyor. Türkiyenin toplumsal dengesinin temelinden bozulmasına neden oluyor. Biz bunu söylüyoruz. Amerikanın sadece bir eyaletinde mısır üretimi, Amerika hâlâ dünyanın sanayi ötesi ülkelerin, tarımı aşmış, sanayiyi de aşmış, ileri teknolojilerin en üstünde olan bir ülke, hâlâ mısır üretimi bir eyaletinde kendi üreticisine teşvikler veriyor, destekler veriyor. Hatta üretmesin diye bazı sezonlar, destek veriyor. Yani, köylü toprağından kopmasın. Ama üretmediği miktar için de ona destek veriyor. Dolayısıyla bu tarım politikaları Türkiye için fevkalade yanlıştır. Çok açık söylüyoruz. Biz işbaşına geldiğimiz zaman bu tarım politikalarını yeniden değiştireceğiz.
CNBC-e: Projelerden bahsediyoruz. Neleri yapacağınızdan, neleri yapmayacağınızdan bahsediyorsunuz. Yine programınızda otoyollar, demiryolları, büyük limanlar, ucuz enerji projeleri vs. hedefleriniz var. Kaynağı nereden bulacaksınız? IMFnin politikalarına bazı yönlerde karşıyız, gerekirse oturur tekrar bunları konuşuruz, dediniz. Mesela IMFnin çıkardığı tarım politikasıyla kanunu tekrar geriye döndürür ve IMF ile bir anlaşma imkânınız ortaya çıkmazsa, o zaman başka yerden kaynak bulma şansınız var mı?
Numan Kurtulmuş: Bu kaynak konusunu örnek olarak Refah Yolun 11 aylık yönetimini vermek lazım. Yakın bir tarih olduğu için söylüyorum. Bir yıl içerisinde 32 milyar dolar Türkiye kendi özkaynaklarıyla oluşturmuş, yaratmış. Bakın, dış borç almışız, rakamlara boğmak istemiyorum. Bu beş yıllık süre içerisinde siz aşağı yukarı 38-40 milyar dolar üzerinde bir para almışsınız, dış borç olarak. Türkiye, bu dış borçları aldı. Bana söyler misiniz? Şu 3-4 yılda Türkiyede yapılan herhangi bir yatırım var mı? Bu kadar dış borç alınmıştır, bu dış borçlar sadece bizim borçlarımızın faizlerini yeniden ödemek için ortaya konulmuştur.
CNBC-e: Sizden sonraki dönemle karşılaştırıyorsunuz. Sizden önceki dönemle karşılaştırdığınızda, yani, sizden sonrakiler kötü yapmışlar. Siz daha öncekilere göre daha iyi bir noktaya mı getirmişsiniz?
Numan Kurtulmuş: Rakamlar var. 11 aylık süre içerisinde Türkiyenin ekonomik göstergeleri bakımından fevkalade başarılı olunmuş. Mühim olan şey trendler değiştirilmiş., Mesela iç borçlanma noktasında, yatırımlar hususunda, o dönemi hatırlayın, bir hava oluşması konusunda. Şimdi, bakın Türkiyeye, geçmişe doğru baktığımız zaman Sayın Özal, Türkiyede bir takım politikalar uygulamış. Borçlar da aldı. Ama Özal döneminde yapılanları görüyorsunuz. Türkiyenin imarı, bayındırlık bakımından ciddi şeyler yapılmış. Yine rahmetli Menderes zamanında Türkiyede fevkalade imar işleri yapılmış. Türkiye, çok büyük bir mesafe katetmiş. Bütün alınan dış borçlar, çok doğru kullanılmamış olabilir. Yüzde 100 verimli kullanılmamış olabilir. Ama bütün bunlar, Türkiyede bir türlü milletin üretim kabiliyetini arttıracak ve Türkiyenin yatırım imkânlarını genişletecek şekilde kullanılmış. Son beş yılda ve özellikle son üç yılda, Sayın Dervişin son 18 ayı da dahil olmak üzere Türkiye, bu iç ve dış borçlarını alarak... Bana Allah için söyler misiniz ki, şuraya şu çivi çakılmıştır diye bir şey söyleyin. Türkiye, bu beş yılda bir tek çivi çakmamıştır.
CNBC-e: Anladığımız kadarıyla, borç alabiliriz ama yatırımlara dönmesi lazım. Borç çevirmek için almayalım, diyorsunuz.
Numan Kurtulmuş. Üç kilit kavram: İstihdam, üretim, ihracat. Bu olmadan size dünyada 30-40 milyar dolar, 100 milyar dolar borç verseler, siz halkın üretim kabiliyetini yok ettiğiniz sürece. Bakın topraklar ekilemez duruma gelmiş. Gidin, Ankaradaki büyük sanayi sitesine gidin. Sanayicilerin orta esnaf dediğimiz esnafın yüzde 70i durmuş. Esnafımızın yüzde 70i, 80i hiçbir şekilde iktisadi faaliyet görmüyor. Böyle toplumsal yapı değişikliği olmuş Türikyede son beş yılda. Bizim üzerinde durduğumuz husus budur. Borç alırsınız ama bizim esas önceliğimiz Türkiyenin kendi milli kaynaklarıyla bunu üretebileceğini açıkça söylüyoruz. Türkiyenin döndürülebilir borç ekonomisinden kurtarılması lazım. Şu anda Türkiye, batak ülke konumunda görülüyor. Bunun yeni borçlarla telafi edilmesi mümkün değil. Yeni borçlar Türkiyenin bağlılığını biraz daha fazla arttıracak. Eğer siz bu borçları toplumdaki ana gövdeyi değiştirme, üretebilir olma noktasına getirmek şeklinde kullanmıyorsanız, bu sadece Türkiyenin sırtında ilave bir yük olacaktır.
Ekonomist Tolga Ediz: İç borç faizlerinin vergi gelirlerini aştığı bir ortamda büyümenin, istihdamın, ihracatı nasıl sağlamayı düşünüyorsunuz. Ya da bunu yapmak için dediğiniz gibi eğer yeni borçlarla bunu telafi edemeyeceksek, peki o zaman iç borçlarda bir yapılandırma mı düşünüyorsunuz?
Numan Kurtulmuş: Türkiyenin bence dış borçtan daha acil olan meselesi iç borçtur. Ama biz iç borç konsolidasyonu diye bir şeyi veya yeniden yapılanmasını daha siyasi bir üslupla sorduğunuz yeniden yapılandırmayı düşünmüyoruz. Türkiyede devlet hem iç borcuna hem dış borcuna sadık bir sürekliliği sürdürmek zorundadır. Hangi hükümet işbaşına gelirse gelsin. Bizim söylemek istediğimiz, yani başlangıçta yapılan bir derecelik açı farklılığıyla ileride uzaya çıktığınız zaman 90, 100 derece açı değişikliklerine dönebilir. Biz diyoruz ki, Türkiyenin ekonomisindeki anabakış açısını değiştirelim. Yani, yüksek enflasyon, borçlanma devam edecek. Yüksek faiz devam edecek. Vergi oranlarındaki yükseklik devam edecek. Üretmeyeceksiniz. Tüketmeyeceksiniz. Dış borç alacaksınız. Alamazsanız, biraz daha siyasi bağımlılık içerisine gireceksiniz. Türkiyenin bu kısır döngüden kurtulmasının ilk adımı da bundan sonra iç borç stokunun hızla tüketilmesidir. Hızla eritilmesidir. Bu ayrıntılı olarak oturulur, konuşulur. Nihayetinde Türkiyenin iç borçlarının bildiğiniz gibi önemli bir kısmı da kamunun birbirine karşı borçlandığı, yüzde 63 civarında, kamunun karşılıklı borçlanmalarıdır. Bütün bunlar bir program çerçevesi içerisine konulabilir. Ama Türkiye, iç borç meselesini halletmeden hiçbir meselesini ekonomik bakımdan bize göre konuşamaz.
Ekonomist Tolga Ediz: Herkes için tabi ki, iç borcun, istihdam, büyüme, ihracatın büyümesini isteriz. Fakat ortada kaynak görmüyorum. Siz, nasıl oluyor da son 3-4 yılda bu kadar kaynak vardı da niye kimse bu kaynakların üzerine gitmedi, onu merak ediyorum. Sizin bulacağınız kaynaklar spesifik olarak nelerdir?
Numan Kurtulmuş: Siz herhalde ilk bölümü takip edemediniz. Orada ifade ettim. Türkiyenin temel sıkıntılarından biri, Soğuk Savaş sonrasındaki dönemin kendisine sunmuş olduğu, olağanüstü avantajları kullanamıyor olmasıdır. Bunlardan biri de Türkiyenin kendi çevre, komşu ülkeleriyle arasına duvarlar örmüş olması. Bakın Avrupadaki ülkelerin kendi iç ilişkileri, Avrupa Birliği aşamasına gelmeden yüzde 50 civarında alışverişleri var. Ama Türkiyeye bakıyorsunuz,Türkiyenin komşularıyla ihracatı sadece yüzde 6.5... Türkiye, bütün komşularıyla, Yunanistan ve Rusyayı bir tarafa bırakırsanız, ekonomik yapı itibariyle hepsi bizden daha geri olan ülkeler. Çok alışveriş yapabileceğimiz ülkeler. Biz bunlarla aramıza büyük duvarlar örmüşüz. Türkiyenin mutlaka komşu ülkeleriyle bir alışveriş yapabilmesi lazım. Yine, Türkiyenin Avrupa Birliğinde karşılaştığı bir başka taraf, diğer ülkelerin, ikinci ülkelerle Avrupa Birliği arasındaki biz Gümrük Birliği üyesiyiz, Avrupa Birliği üyesi değiliz. Mesela, diyelim ki Meksika ile bir alışveriş yapacağımız zaman, Meksika bizden gümrüksüz olarak malları alıyor. Biz ise bir Meksika malını alırken, gümrük ödüyoruz. Bu tür konularda Türkiyenin fevkalade kayıpları var. Türkiyenin kaynaklarını bu bölgede, mesela komşularla iyi ilişkiler. Türkiyenin ihracat öncelikli avantajları olan alanlarda bütün ülkelerle ihracatlarını sürdürebileceği bir politikanın olabilmesi. Ama herşeyden önce üzerinde durduğumuz husus, üretimi arttırmak. Mesela otomotiv sektörü. Dünyada vergisi en yüksek olan otomotiv Türkiyede üretiliyor. Bu tür tedbirlerle, vergileri azaltarak, fonları azaltarak fonların kullanımını daha şeffaf hale getirerek, Türkiyede birçok kaynak üretilmesi mümkündür.
CNBC-e: İzleyici sorumuz var elimizde. SP ile AKPnin ekonomiye bakışı nerelerde ayrılıyor? Sayın Erbakan, 80li yaşlarda hâlâ alternatifi olmadığını mı düşünüyor, diye bir soru.
Numan Kurtulmuş: AKP ile SP arasındaki farklılıkların ne olduğunu ifade etmek bize düşmez. Farklılaştığı iddiasında olan parti AKPdir. AKP ekonomik programlarının ne olduğunu bilmiyorum. Ekonomiye bakış açılarını bilmiyorum. Şunun için bilmiyorum. Çünkü çok açık, çok net olarak bazı şeyleri henüz ifade etmiş değiller. Siyasi anlamda farklılıklarını ifade edebilmiş değiller. Ancak AKP şöyle bir iddia içerisindedir. Biz değiştik, farklılaştık. Şimdiki görüşleriniz nedir dendiği zaman, şimdiye kadar benim görebildiğim, ne olmadıklarını ifade etmeye çalışıyoruz. Biz şu değiliz, bu değiliz ifadesi içindedir. Dolayısıyla bir başka siyasi parti hakkında konuşmak uygun olmaz. Açıkçası SPden ne farklılıkları olduğunu ifade etmek AKPnin yapacağı bir şeydir.
CNBC-e: Bir başka soru. Öğrenci Büşra Aksoy yollamış. Sizce bu ekonomik belirsizlik sürerken halk sağlıklı bir seçim yapabilecek mi?
Numan Kurtulmuş: Bu tartışma çok yapıldı. Türkiye, olağanüstü şartların içerisinden geliyor, bu seçime geliyor. Ne yazık ki, bu seçim sürecini de çok sağlıklı geçiremedik. Baştan beri söylediğimiz iki şey var. Onlardan biri bu seçim, Türkiyede normalleşmenin başlangıcı olsun. Türkiyede maalesef sosyolojik tabanı olan siyaset dağıldı, parçalandı. Bu sadece son 3 yılın değil. 12 Eylül 1980den bu yana olan şeydir. Yani, Türkiyede eskiden sosyolojik tabanı olan 4 büyük parti vardı. Bu partilerin yerine 12 Eylülden konulan rejim. Şehir barajlarıyla, ülke barajlarıyla, merkez sağ ve merkez solda toparlanmayı sağlamak için bu iradeyle kurulmuş olmasına rağmen ne gariptir ki, halkın iradesine baskı yapıldığı için, bu anlamda bugün 54 tane partiyle karşı karşıyayız. Gerçekten sağ ve sol seçmende fevkalade belirsizlik var. Fikir dağınıklığı var. Ne yazık ki hâlâ seçime çok az bir süre kalmasına rağmen Türkiyede halkın çok önemli bir kısmı, yüzde 40 civarında kısmı, kararsızdır hatta yönelimsizdir. Eskiden mesela, merkez sağdaydı bir seçmen. Kendisini sağcı olarak kabul ediyordu. Bir ya da iki parti arasında tercihte bir kararsızlığı vardı. Ama maalesef şimdi bir belirsizlik vardır. Türkiyenin sorunlarına ilişkin, çözümüne ilişkin herhangi bir yönelim içerisinde değildir. Bizim gibi büyük bir siyasal birikimi, kültürel birikimi, tarihi geçmişi olan bir ülke için bu fevkalade üzerinde düşünülmesi, acı acı düşünülmesi gereken bir husustur. Biz, seçimle ilgili olarak şunu söyledik. Bu dağınıklık var. Yani seçime gidiyoruz. Hâlâ vakit geçmiş değildir. Türkiyede hem siyasi partilerin kendi fikirlerini açıkça ortaya koyabilmeleri lazım. Yani, herkes fikrini, görüşünü parlamentoda temsil etsin. Ama aynı zaman istikrar da sağlansın. Bunun için seçimlerden önce partilerin program ittifakları yapabilecekleri bir siyasal partiler ve seçim yasasının çıkması lazım. A ve Z partisi, dünya görüşü itibariyle birbirinden farklı olabilir. Ama A ve Z partisi, biraraya gelip diyebilir ki, Türkiyenin önümüzdeki parlamento döneminde, varsayalım ki, beş önemli konusu, Avrupa Birliği meselesidir, özgürleşme meselesidir. Türkiyede gelir dağılımı meselesidir. IMF politikalarıdır. Biz bu politikalarda müşterek kanaat sahibiyiz. İş başına gelirsek, bizi seçerseniz, biz bir koalisyon kuracağız der ve sadece liste birleşmelerini söylemiyorum. Bir program koalisyonuyla partiler kurabilecekleri koalisyonları seçimden önce de ortaya atarak bir seçime girebilirlerdi. Ve hâlâ bunun için zamanın geçmiş olmadığı kanaatindeyim. Biz SP olarak şunu söylüyoruz. Bu seçimde belki en rahat partiyiz. Görüşlerimizi açıkça söyleyeceğiz. Bizim bir ittifak arayışı, koalisyon arayışımız yoktur. Seçime tek başımıza giriyoruz. Ancak Türkiyedeki bu siyasi dağınıklığın giderilebilmesi, bu seçimin normalleşmeye katkısı olabilmesi için. Sistemde istikrar mı, temsilde adalet mi? Bu iki uç arasında bir gerilim de olmaması için. Ortada herkesin temsil edildiği ama herkesin de fikirlerini açıkça, seçim protokolü içerisinde ifade ettiği bir düzenlemenin yapılması lazım. Yani, siyasi partiler, seçim yasasında değişiklikler için hâlâ vakit geçmediği kanaatindeyiz. Ve tabi siyasi yasaklar konusu. Kimsenin önünde hiçbir şekilde bir siyasi yasağın kalmadığı, özgür, adil, eşit ve demokratik standardı yüksek bir seçim yapalım istiyoruz. |
|